ÇAĞDAŞLAŞMA ÜZERİNE

Çağ” kelimesi “zaman dilimi” “vakit” anlamına gelir. Çağdaş ise aynı çağda yaşayan, çağcıl, muasır, bulunulan çağın anlayışına, şartlarına uygun olan anlamındadır. Çağdaşlık kavramı ise, genel anlamda çağın gerektirdiği sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik gelişmişlikle ilgili bir anlayışı niteler.

Çağdaşlaşma sosyal değişmenin özel bir şeklidir. Çağdaş, yaşadığımız zamana uygun demektir. Kelime latincedeki “modenuis”ûan, o da, “hemen şimdi” anlamına gelen “modo”dan türetilmiştir. Çağdaşlaşma, terim olarak, tarih boyunca gelişmiş kurumların bilimsel bilgideki olağanüstü artışı yansıtan ve hızla değişen fonksiyonlara adapte edilmesi (uyarlanması) süreci diye tanımlanır.

Çağdaş dünyada çağdaş birey olabilmek, salt gelişmiş bir toplumun üyesi olmaktan da öte, insanlığın o ana dek geliştirmiş olduğu bütün insani değerlere yakın durmak demektir.

Çağdaş bir toplum, bireylerinin özgürlğünü güvence altına alabilmiş bir toplumdur. Böyle bir toplumda yaşayan bireyler bireyin özgürleşmesini engelleyen tüm doğmalardan arınmış, bilimsel ve laik bir düşünce sistemini özümsemiş ve birbirlerinin haklarına saygılı olan bireylerdir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak günümüzde de geçerli olan bir anlayışa göre, modern, yani çağdaş kelimesi, toplumlar arasında en çok gelişmiş olanların temsil ettiği teknik, bilgi ve ilmi zihniyetin karşılığıdır. Aynı anlayışa göre “çağdaşlık”, teknolojik, siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmede en ileri olan ülkelerin ortak özelliklerinin ifadesi “Çağdaşlaşma” da, ülkelerin bu özellikleri elde etme çaba ve özlemlerini, yahut aynı mahiyette bir cereyanı dile getiren bir terimdir. Oysa benzer durumları ifade etmek için başka kelimeler de kullanılmakladır. Yakın zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkeler üzerindeki etkisini belirtmek üzere ‘Batılılaşma’, ‘Sanayileşme’ terimlerinin de kelime hazinemize katıldığını görürüz.

Bugün çağdaş toplum dendiğinde, en gelişmiş ve kalkınmış batı toplumları akla gelir. Örneğin demokratik bir hukuk düzeni gerçekleştirebilmiş, ekonomik yönden gelişmiş, bilim, sanat ve kültürde ileri gitmiş bir toplum çağdaş bir toplum olarak nitelenir.

Batılılaşma batı ülkelerine göre geri kalmış; siyasi, ekonomik, teknik, eğitim, hukuk vs. gibi alanlarda Batı seviyesine çıkma arzusu anlamında da kullanılmaktadır. Batılı ülkelerin saydığımız alanlarda ileri seviyede olmaları Batılılaşmanın; “modernleşme”, “yenileşme”, “gelişme” gibi kavramlarla ay-nı anlamda kullanılmasına neden olmuştur. Batılılaşma konusunda çaba gösteren ülkelerdeki aydınlardan bazıları batılılaşmayı, Batıyı olduğu gibi anlamak olarak algılarken, bazıları da bir bütün olarak batıyı “Batı Kültürü”, “Batı Medeniyeti” olarak ayırmışlar ve Batının maddi yönünün alınmasının yeterli olacağını düşünmüşlerdir.

Çağdaşlaşmak kısaca batılılaşmaktır. Batılılaşma ise başta Avrupa ve Amerika olmak üzere batının belirli kurumlarının ve yaşam biçiminin az gelişmiş toplumlar tarafından bir model olarak benimsenmesidir. Bu felsefeye göre çağımızda en etkili ve önemli yenilik, Batı’nın imkân ve zenginliğine ulaşarak onlar gibi bir hayat yaşamak, hayata onlar gibi bakmaktır.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, çağdaş olabilmek için, çağın her tür üretimine ve tüketimine katılmak, çağın temel değerlerini paylaşmak, onları, sahiplenmek gerekmektedir. Aksi halde, öz de değil, söz de çağdaşlıktan söz etmiş oluruz.

Kaynak: Mustafa Birgin, Çağdaş İnsan Yetiştirmek

ÇAĞDAŞ LÂİK EĞİTİM ÜZERİNE

Almanya’da bir Lise Müdürü, her eğitim-öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş.

     “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar…

     Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur:

  • Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın!
  • Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin.
  • Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

    Lise Müdürünün her eğitim-öğretim yılı başında öğretmen-lerine gönderdiği mektup eğitim ve öğretimin önemini çok iyi bir şekilde anlatmaktadır. 

    Eğitimin ilk hedefi “çağdaş insan” yetiştirmek olmalıdır. Çağdaş insan; akıla ve bilime inanan, demokrasiden yana olan, insan haklarına saygılı, dil, din, ırk, renk, mezhepçilik, cinsiyetçilik vb. ayrımcılık yapmayan, hoşgörülü bireylere denir. Tabiki yukarıdaki çağdaş insan tanımına uygun birey-ler yetiştirmek ise çağdaş eğitimle, çağdaş eğitim-öğretim kurumlarıyla ve de bu kurumlarda görev yapacak çağdaş öğretmenler ve eğitimcilerle münkündür.    

    Günümüzdeki çağdaş toplumlarda, eğitimciler, öğretmen-ler ve anne babalar sürekli olarak çocukların daha başarılı olmaları için çareler aramaktadırlar. Bunu sağlayabilmek için de başarısızlıkların nedenlerini belirleyip, önlemler almaya çalışmaktadırlar. Tüm bu çalışmalar aslında, gerek toplumsal, gerekse bilimsel alanda çok hızla gerçekleşen gelişmelere uyum sağlama amacına yöneliktir. Çünkü yaşadığı ortama uyum sağlayabilmek, insanın temel işlevlerinden biridir. Ancak bu uyumun sağlanabilmesi, yüksek düzeyde bir zihni faaliyeti gerektirir. İnsanın zihninin gelişmesinde, en önemli etken ise, onun sürekli olarak yeni bilgilere açık ve karmaşık problemleri çözmeye hazır bir işlerlik içinde tutulmasıdır. Böylelikle bireyler, doğuştan sahip oldukları potansiyel zeka ve yeteneklerini erişebileceği, en yüsek düzeye ulaştırma olanağını bulabilirler. Tüm bunlar göz önünde bulundurul-duğunda, ilk düzenli öğretim aşaması olan okul öğretisinin, kişinin geleceğini yönlendirmek açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. 

    Bu yüzden, sağlıklı düşünen, soran, sorgulayan, araştıran, sorumluluk sahibi gibi bir çok olumlu özelliklere sahip bireylerin yetişmesinde  okulun yapısı, amacı, işlevi ve önemi çok büyüktür. Çünkü okul, sosyalleşme sürecinde ilk temel toplumsal kurumdur. Bu kurum belirli öğrenme kalıplarının gerçekleştirilmesi sorumluluğunu taşır.

    Okul, bireyin toplumla uyum sağlayabilmeleri ve mutlu olabilmeleri yolunda gereksinme duydukları konuları öğrenmelerini sağladığı oranda başarılı sayılır. Bir sosyal kurum olarak okulun, sosyalleştirme süreci içinde iki önemli işlevi vardır. Bunlardan birincisi, kendi başına bir takım öğrenme tiplerini gerçekleştirme sorumluluğu; ikincisiyse, diğer sosyal kurumların boşluğunu doldurma görevidir. 

    Okulun bu birinci işlevi, herkesçe bilinen öğretim görevini içerir. Okul, her bireye iş ya da bilim dünyasında gerekli olan sayısal sembol ve kavramlarla, değerleri kazandırır. Okul, düşünme alışkanlığının yanında, uyguladığı öğretim prog-ramlarıyla bilim kavramlarını öğretir. Okulun ikinci işlevi daha farklı bir boyutu içermektedir. Aile ve arkadaş çevresi çocuğa, öteki bireylerle çalışma ve oynama alışkanlığını kazandırırken, okul bir toplumsal kurum olarak bu alışkanlığı sürdürür. İyi planlanmış bir okulun bu düzeydeki faaliyetleri, genellikle sosyo-ekonomik açıdan düşük düzeyde ve duy-gusal etkileşim açısından da yetersiz olan aile koşullarını telafi etme amacına yöneliktir.

    Çağdaş eğitimde okul, bir takım bilgi kalıplarıyla, beceri ve tutumların öğretilmesi sorumluluğunu üstlenen tek sosyal kurumdur. O gelişmekte olan bireye, çalışma ve diğerleriyle birlikte yaşama alışkanlığını kazandırma konusunda sorum-luluğu diğer kurumlarla paylaşır. Okul, öğrenciye kendi gereksinme ve amaçlarıyla sosyal dünyasını bütünleştirerek doyum sağlayabilme olanağı hazırlar.

    Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, çocuk eğitimi çok hassas bir konudur. Çocuğun gerek kişiliğinin gelişimi, gerekse ruh ve beden sağlığı açısından okulun önemi ve sorumlulukları son derece önemlidir. Çünkü, bugünkü çocuklar yarın büyüyecekler ve biz onlara geleceği emanet edeceğiz. Ailede ve okulda verilen eğitim sayesinde çocukların şahsiyeti ve karakteri şekillenecektir. Bizim onlara karşı her davranış şeklimiz, onların ruh dünyasını olumlu ya da olumsuz olarak etkileyecektir. Bu yüzden çocukları-mıza davranırken daha hassas olmalıyız. 

    Barış, sevgi dolu bir dünya kurmak istiyorsak, çocuğun kalbine sevgiyi, şefkati, merhameti yerleştirmek zorundayız. Bu da ancak çağdaş eğitimle mümkün olur. Kalbinde sevgi, şefkat ve merhamet olan insanlardan hiç kimseye zarar gelmez, aksine bu duygularla yetişen çocuklar, hem kendilerine ve ailelerine, hem de halkına ve dünyaya faydalı olan insanlar olurlar.

ÇOCUK VE YAŞAM

Sevgili Ebeveynler;

Bilindiği gibi çocuk için ilk eğitim ortamı ailedir. Bu ortamda çocuğun örneklere ihtiyacı vardır. Sözgelimi; anne-baba yemekten önce ellerini yıkamıyorsa ya da yemekten sonra dişlerini fırçalamıyorsa ve bunu çocuğuna öğretmeye çalışıyorsa çocuk annenin sözünü pek dinlemeyecektir.
Çocuk ellerini zorla yıkasa da bunu alışkanlık hâline getiremeyecektir. Eğer anne-baba bunları çocuğunun gözü önünde yaparsa çocuk da en kısa zamanda aynısını yapacaktır.

Okulda öğretilen kuralların evde de desteklenmesi gerekir. Tersine bir durum çelişki yaratır ve çocuğun kafasını karıştırır. Dolayısıyla öğrenmesini zorlaştırır. Şuna da dikkat etmek gerekir ki çocuğa öğretilmek istenen abartılı uygulamalar, takıntılı davranışlar, cezalandırmalar çocukta tepkisel davranışlara yol açar.

Her şeyden önce ana babanın çocuklarına karşı tutumlarının sağlıklı olabilmesi; ana-babanın kendiyle barışık, dengeli, huzurlu ve birbirlerine karşı sevgi ve saygılı olmalarına bağlıdır. Bu nedenle ailenin çocuğa karşı olan tutum ve davranışları çok büyük önem taşımaktadır. Aksi hal çocuğun ihtiyacı olan modelden yoksun kalmasına ve bunun sonucunda olumsuz bazı davranışlara (uyumsuz, başarısız, sağlıksız ve dengesiz bir kişiliğe) sahip olmasına yol açar.

Bu kitap hem siz ebeveynlere hem de çocuklara hitap etmektedir. “Sevgili Ebeveynler” yazan bölümü kendiniz için okuyun, “Sevgili Çocuklar” yazan bölümü de her gün veya belli aralıklarla sesli olarak, çocuklarınız uyumak isterken yatağının başında veya yemekten sonra ya da uygun bir zamanda okuyabilirsiniz.

Sonuç olarak; çocuğunuzun yaşamını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmesi, özgüveni yüksek bir birey olabilmesi, dış dünyaya açılabilmek için gereksinim duyduğu deneyimleri kazanabilmesi ve
insan ilişkilerini kurma becerisine sahip olabilmesi için siz anne ve babalarına ihtiyaçları olduğunu
unutmayalım. Daha sağlıklı, mutlu ve başarılı insan yetiştirmemiz, huzurlu ve mutlu bir aile ortamını sağlamamızla mümkün olacaktır.

Bu çalışmanın hedefi tüm anne ve babaların çocuklarını mümkün olduğunca hayata zamanında hazırlamalarıdır. Barış ve sevgi dolu bir dünya kurup mutlu ve sağlıklı yaşam sürmek bizlerin yetiştireceği çocuklara bağlıdır. Umarım bu kitap tüm anne ve babalara yararlı olur.

Ne mutlu çağdaş nesiller yetiştirenlere.
Mustafa Birgin
Viyana
Eylül, 2019

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 7

Demokratik Tutum (Güven verici, Destekleyici ve Hoşgörülü Tutum):

Demokratik tutumda, çocuk tüm yönleriyle kabul edilir. Çocuğa yol gösterilir ama alacağı kararlar konusunda serbest bırakılır. Aile içinde kurallar, sınırlar herkes için ve hep birlikte belirlenir ve bu sınırlar içinde çocuk özgürdür. Kuralların mantıklı açıklaması yapılır. Aileyi ilgilendiren kararlar beraber alınır. Her konuda çocuğun düşünce ve fikirleri dinlenir.
Anne baba çocuğunu olduğu gibi kabul edip destekler. Çocuklarına karşı sevgi doludurlar. Çocuğun ilgilerini, yeteneklerini göz önünde tutarak, yeteneklerini gerçekleştirebileceği ortamlar hazırlarlar.
Anne baba birbirlerine ve çocuğa olan duygularında açık davranır. Aile içinde güven ve şeffaflık vardır. Problemlerle nasıl baş edebileceğini birlikte araştıran, huzurlu bir aile ortamı vardır.
Anne babalar çocuklarına karşı hoşgörülüdürler, onları desteklerler, çocuklarıyla ilgili kararlar alırken seçenekler sunarlar, çocuğun seçtiği davranıştan ders almasına izin verirler. Aile ortamı çocuğa kendini anlatma özgürlüğü veriyorsa çocuk sağlıklı biçimde gelişir aileyi ilgilendiren kararlar alınırken çocuğun fikri sorulur. Çocuğun fikirleri ne kadar mantıksız ve basit olursa olsun mutlaka saygıyla dinlenir, çocuk susmaya değil konuşmaya teşvik edilir. Böyle bir ailede evde ve toplumdaki kuralların sınırları bellidir. Çocuk neyi nerede yapacağını veya yapmayacağını bilir. Evde uygulanacak kuralları çocuklarıyla birlikte belirlerler ve bu kurallara herkes uyar. Anne ve baba çocuğa davranışlarıyla iyi bir modeldir. Çocuklarından görmek istemedikleri davranışı kendileri de yapmak istemezler. Çocuk belirli sınırlar içinde özgürdür. Çocuğa şiddet ve duygusal yaptırım gücü yerine, anlatarak ikna etmeye çalışırlar.
Demokratik ailede yetişen birey, hem davranış seçiminde kendini özgür görebilir, hem de seçimleri hakkında kısıtlanacağından çekinmeden anne ve babasına danışabilecek onlarla fikir alış verişinde bulunabilecek durumdadır. Aile fertleri arasında açık ve net bir iletişim söz konusudur. Duygu ve düşünceler açık kalplilikle ifade edilmektedir. Problemlerde yine aynı şekilde konuşarak ve ikna edilerek çözüme ulaştırılmaya çalışılır. Çözüm ararken de demokratik yollara başvurulur.

Demokratik ve güven verici bir ortamda yetişen çocuk,

• Kendisine ve çevresine saygılı, sorumluluk sahibi, sınırlarını bilen, aktif, katılımcı, hoşgörülü ve mutludur.
• Ana-babanın tutarlı ve kararlı tutumu da çocuk da güven duygusunun gelişmesine yardımcı olur.
• Sosyalleşmiş, işbirliğine girendir.
• Arkadaş canlısı ve duygusaldır.
• Sosyal açıdan dengeli ve mutlu bireydir.
• Özgüvenleri yüksektir, sorumluluk sahibidir.
• Kendine ve başkalarına güvenir.
• Yaratıcı ve bağımsızdır.
• Kurallara ve otoriteye saygı duyar.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 6

İlgisiz ve Kayıtsız Tutum:

Çocuğun davranışları karşısında ilgisiz ve vurdum duymaz davranışlar sergileyen anne babalardır. Bu tip aileler için çocuğun varlığı ile yokluğu belli değildir. Bu gruba giren anne babalar genellikle hoşgörü ile boş vermeyi birbirine karıştırmaktadırlar.
Çocuk anne babayı rahatsız etmediği müddetçe, çocukla ilgili problem yoktur, eğer çocuk anne babayı rahatsız ederse o zaman çocuk ile ilgili gündem oluşur. Bu gündem daha çok şikayetlerle doludur.
Bu tip ailelerde çocuk fiziksel ve duygusal yalnızlığa itilmektedir. Çocuğun hareketlerinin görmezlikten gelinerek dışlanması söz konusudur. Anne, baba, çocuk arasında iletişim kopukluğu vardır. Ailenin çocuğa tepkileri düşük seviyededir. İlgisiz ve kayıtsız tutumda çocuğa düşen sevgi ve ilgi payı azdır. Bu tutumla büyüyen çocukların pasif ve donuk oldukları görülür.
Sonuç olarak ilgisiz ve kayıtsız bir ortamda yetişen çocuk,

• İhmal edilmiş bir kimse olarak, ana babanın ilgisini çekmek için çoğu zaman kötü davranışlar sergiler.
• Agresif, saldırgan ve suça yönelik davranışlar gösterebilir.
• Büyüdükçe aile ile çatışmaları artacak, aileden intikam alma yollarını arayabilir.
• Yaşı ilerledikçe aileden uzaklaşır.
• Anne babanın ilgiye bakıma muhtaç olduğu zamanlarda onların yanın da olmaz.
• Daha ileriki yıllarda ev ortamında bulamadığı ilgi ve sevgiyi dışarıda arar.
• Sözlü iletişim yetersizliğinden dolayı dil gelişiminde gecikme, konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir.
• Özgüven sorunu yaşar.
• Hayattan ve kendisinden beklentisi olmaz.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 5

  1. İlgisiz ve Kayıtsız Tutum:

Çocuğun davranışları karşısında ilgisiz ve vurdum duymaz davranışlar sergileyen anne babalardır. Bu tip aileler için çocuğun varlığı ile yokluğu belli değildir. Bu gruba giren anne babalar genellikle hoşgörü ile boş vermeyi birbirine karıştırmaktadırlar.
Çocuk anne babayı rahatsız etmediği müddetçe, çocukla ilgili problem yoktur, eğer çocuk anne babayı rahatsız ederse o zaman çocuk ile ilgili gündem oluşur. Bu gündem daha çok şikayetlerle doludur.
Bu tip ailelerde çocuk fiziksel ve duygusal yalnızlığa itilmektedir. Çocuğun hareketlerinin görmezlikten gelinerek dışlanması söz konusudur. Anne, baba, çocuk arasında iletişim kopukluğu vardır. Ailenin çocuğa tepkileri düşük seviyededir. İlgisiz ve kayıtsız tutumda çocuğa düşen sevgi ve ilgi payı azdır. Bu tutumla büyüyen çocukların pasif ve donuk oldukları görülür.
Sonuç olarak ilgisiz ve kayıtsız bir ortamda yetişen çocuk,

• İhmal edilmiş bir kimse olarak, ana babanın ilgisini çekmek için çoğu zaman kötü davranışlar sergiler.
• Agresif, saldırgan ve suça yönelik davranışlar gösterebilir.
• Büyüdükçe aile ile çatışmaları artacak, aileden intikam alma yollarını arayabilir.
• Yaşı ilerledikçe aileden uzaklaşır.
• Anne babanın ilgiye bakıma muhtaç olduğu zamanlarda onların yanın da olmaz.
• Daha ileriki yıllarda ev ortamında bulamadığı ilgi ve sevgiyi dışarıda arar.
• Sözlü iletişim yetersizliğinden dolayı dil gelişiminde gecikme, konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir.
• Özgüven sorunu yaşar.
• Hayattan ve kendisinden beklentisi olmaz.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 4

Dengesiz ve Kararsız Tutum:

Ana-babanın kararsız ve dengesiz tutumu, çocuğun eğitim ve gelişimini olumsuz açıdan etkiler. Çocuğun belli bir davranışı kimi zaman hoş görülmesi kimi zamanda aynı davranış yüzünden ceza alması çocukta cezanın anlamı ve suçun niteliği hakkında kuşkular uyanmasına neden olur. Bu yüzden çocuğa cezayı hangi davranışından dolayı aldığı açıklanmalıdır. Böylece çocuk hangi davranışının yanlış davranış, hangi davranışın doğru davranış kategorisine girdiğini daha rahat fark edecek ve aynı davranışı tekrarlamamaya çalışacaktır.
Tutarsız anne baba tutumlarını içeren bir diğer tutum ise, anne için doğru olan bir şeyin baba için yanlış olması veya tam tersi durumun oluşmasıdır. Anne ve baba farklı disiplin anlayışı geliştirebilirler. Anne ve baba mutlaka aynı görüşe sahip olmalıdır, biri olumsuz davranışı hoş görüp diğeri ceza uygulamamalıdır. Baba çocuğa bir suç işlemesi sonucunda bir ceza verdiğinde anne hemen annelik şefkati ile çocuğunun tarafını tutmamalı, kollamamalı ve kucaklayıp sevmemelidir.
Bu tip ailelerde çocuk söz dinlesin diye ilk önce yumuşak konuşurlar, sabırları zorlanınca seslerini yükseltip tehditler savurmaya başlarlar ve hatta döverler, kendini suçlu hisseden anne diz çöküp çocuktan özür diler. Çocuk hangi davranışının tepki alacağı konusunda herhangi bir fikre sahip değildir. Bir başka tutarsız ve ayırımcı davranış ise, ana babaların kız erkek çocuk ayrımı yapmalarıdır. Genelde erkek çocuklar kız çocuklara oranla daha ayrıcalıklıdır. Erkek çocuklar el üstünde tutulurken kız çocuklar daha geri planda yer almaktadır. Bazı ailelerde ise bu durum tam tersi olabilmektedir. Bu tür bu tutuma sahip olan ana babanın yanında yaşayan çocuk zararlı alışkanlıklar edinmeye meyillidir.

Sonuç olarak dengesiz ve kararsız bir ortamda yetişen çocuk,

• Aşırı isyankar ya da aşırı boyun eğici olabilir.
• Hangi davranışın nerede ve ne zaman yapılmayacağını kestiremez.
• Kaygılı, güvensiz bir kişilik sergileyebilir.
• Büyüdüklerinde karşısındaki insanlara zor güvenir.
• Tutarsız bir kişilik sergiler.
• Karar vermekte güçlük yaşar.
• Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez.

 

Kaynak: Mustafa Birgin, Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi, 2012

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 3

Koruyucu Tutum:

Koruyucu tutum, ana-baba tutumunda çocuğa gereğinden fazla kontrol ve özen gösterilmektedir. Aşırı koruyucu tutumu daha çok anne çocuk ilişkisinde ortaya çıkmaktadır. Anne çocuğu sürekli korumakta ve ihtiyaçlarını sürekli olarak gidermektedir. Çocuğun kendi başına yapabileceği şeyler bile anne tarafından karşılanır. Böyle bir tutumda çocuğun kendi kendine bir şeyler yapabilmesine olanak tanınmamaktadır. Geç kavuşulan, aşırı istenilen, tek çocuk, tek erkek veya kız çocuk genellikle abartılmış sevginin odak noktası olurlar. Bu tip anne babalar çocuklarını el bebek gül bebek büyütüp kucaktan yere indirmezler. Çocuklarının üzerlerine titrerler. Çocuğa zarar gelebilecek ortamlardan kaçınırlar. Ağlamasın, üşümesin, terlemesin, hasta olmasın, yorulup incinmesin, mikrop kapmasın diye aile üyeleri ellerinden gelen tüm gayreti gösterir. Çocuk adeta bir cam fanus içinde büyütülür. Çocuğun gelişimine göre davranmasına fırsat verilmez.
Aşırı koruyucu ve abartılı sevgisi olan anne babalar çocuklarına derin duygusal bağla bağlanırlar. Anne baba çocukları için sebepsiz yere aşırı kaygı içindedir. Bu kaygıda onları çocuklarını aşırı korumaya yönlendirir. Çocuğu mutlu edemeyeceklerini düşündükleri için hep endişelidirler. Çocuğa karşı boğucu şefkat gösterirler.

Sonuç olarak aşırı koruyucu bir ortamda yetişen çocuk,

• Güvensiz ve başkalarına aşırı bağımlı bir kişi olabilir.
• Aşırı bağımlı, özgüveni gelişmemiştir.
• Sosyal gelişimi zedelenir ve sosyal hayata yeterince hazırlanamaz.
• Toplum tarafından kabulü zorlaşır.
• Kendini gruba kabul ettirmek için isyankar olabilir.
• Tek başına kararlar alamaz.
• Atılım ve başarma gücünden yoksundur.
• Kendini koruyup kollayacak birini bulunca bırakmaz ona bağımlı hala gelir ve yaşamı boyunca bu bağımlılık kişide devam eder.

Kaynak:  Birgin, Mustafa. Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi. El yayınları, İstanbul, 2012

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 2

Gevşek Tutum (Çocuk Merkezci Aile): 

Gevşek tutum, otoriter tutumun tersidir. Genellikle orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan ailelerde ya da çocuğun kalabalık yetişkinler grubu içinde yetişen tek çocuk olması halinde sıklıkla rastlanır. Böyle bir ortamda çocuk, ailede tek iniyasitif sahibi tek kişidir ve onun isteklerine diğer aile bireyleri kayıtsız şartsız uyarlar.
Anne baba, çocuğa aşırı hoş görü gösterir bir başka değişle hoş görüyle boş vermeyi birbirine karıştırır. Disiplin yok denecek kadar gevşektir. Çocuğun çoğu olumsuz davranışı “çocuktur yapar” denerek aşırı hoş görüyle karşılanır. Ona sayısız haklar tanınır ancak sınırlar belirlenmez. Neyin doğru neyin yanlış olduğu yeterince öğretilip denetlenmez. Uslu durursan sana … alırım gibi ödül verilir. Gerektiğinde verilen cezalar çok yetersiz kalır, çocuk, erteleneceğini, unutulacağını ya da geçiştirileceğini bildiğinden cezayı ciddiye almaz.

Sonuç olarak gevşek bir ortamda yetişen çocuk,

• Bencil, şımarık, doyumsuz ve sorumsuz olur, o anne babasından çekineceğine anne babası ondan çekinir hale gelir.
• Anne baba, ara sıra sertleşmek istediği zaman da etkili olamaz.
• Evde ne isterse yapar ve yaptırır, istekleri buyruk niteliği taşır.
• Annesi, babası kızsa veya vursa daha fazlasıyla karşılık verir.
• Neredeyse onun elinde oyuncak olan, çaresiz kalan anne baba, kendini savunmak ve istediklerini yaptırmak için ağlayarak kendini acındırmaya çalışır.
• Hatalarının farkına varmayan çocuk, okulda ve sonraki hayatında hatalar yapmaya, kendine ve başkalarına zarar vermeye devam eder.
• Devamlı birilerinden hizmet ve her isteklerinin yapılmasını bekler.

Kaynak:  Birgin, Mustafa. Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi. El yayınları, İstanbul, 2012.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Anne ve babalar çocukları için en doğru olanı yapmak ve çocuklarının gelişime katkıda bulunmak isterler. Ancak anne ve babanın doğruları çocukları için yaptıkları çocuklar için her zaman doğru ve iyi olmayabilir. Her anne ve babanın doğruları birbirinden farklı olduğundan çocuklara karşı tutum ve davranışları da farklı farklıdır. Çocuğunun kişiliğinin temel taşlarının oluştuğu okul öncesi dönemde ailenin çocuğa karşı olan tutum ve davranışları çok büyük önem taşımaktadır. Ayrıca anne ve babanın sadece çocuğa karşı değil, birbirine karşı davranışları da çocuğun dış dünya ile kuracağı ilişki için bir model oluşturmaktadır. Ana-babanın tutumu gelişmekte olan çocuğa model olur ve çocuk gördüğü bu modeli taklit ederek ve bu davranışları özümseyerek kişiliğini yavaş yavaş oluşturmaya başlar. Bu sebeple ebeveynlerin çocuklarından bekledikleri davranış modeline uygun davranmaları gerekmektedir.
Herşeyden önce ana babanın çocuklarına karşı tutumlarının sağlıklı olabilmesi, ana babanın kendiyle barışık, dengeli huzurlu ve birbirlerine karşı sevgi ve saygılı olmalarına bağlıdır. Bu nedenle ailenin çocuğa karşı olan tutum ve davranışları çok büyük önem taşımaktadır. Aksi halde çocuğun ihtiyacı olan modelden yoksun kalması ve bunun sonucunda olumsuz bazı davranışlara (uyumsuz, başarısız, sağlıksız ve dengesiz bir kişiliğe) sahip olmasına yol açar.
Ana-baba tutumları ve bu tutumların çocuğun kişilik gelişimini etkileyen faktörleri kısaca özetleyelim.

Otoriter (Baskıcı) Tutum:

Otorite, herhangi bir konuda bir şeyin yeterliliğine herkesi inandırarak bir kişinin kendine sağladığı itaat ve güven; hâkimiyet ve emretme kudreti; yaptırım koyma ve kullanma gücüdür.
Otoriter tutumdaki ana-babalar çocuklarını kendi ideallerine paralel yetiştirme gayreti içindedirler. Yani çocuğun kendine olan güvenini ortadan kaldıran, onun kişiliğini hiçe sayan bir tutumdur. Bu tutumda ana-baba katı bir disiplin uygular. Çocuk, bu kurallara kayıtsız şartsız uymak zorunda bırakılır.
Katı, baskıcı eğitim tarzını benimseyen ailelerdeki bu şansız çocukların hiçbir zaman çocukluğunu yaşama fırsatları olmaz. Evde askeri bir sistem hâkimdir. Kalkış saat 07.30, kahvaltı saat 08.00, öğle yemeği 12.00, akşam yemeği 17.00, en geç yatış saati 20.00’dir. Evin düzeni değişmesin diye çocukların bu programında değişiklik yapılmaz. Bu şanssız çocukların hiçbir zaman çocukluklarını yaşama fırsatları olmaz.
Ana baba çocuğun bir birey olduğunu, düşünebildiğini görmezden gelir ve çocuğu karar alma ve kendini idare etme açısından yetersiz görür. Çocukla ilgili kararlar ona danışılmadan alınır ve danışmanın gerekliliği önemsenmez. Çocuk pek az hakka sahiptir, tanınan haklar ise ailenin sözünü dinlemesi, yaramazlık yapmaması gibi şartlarla verilir. Sevgi çocuk kurallara uyduğunda gösterilir ve istenilenin yapılması için bir araç olarak kullanılır.
Ana babanın gözleri sürekli bu çocukların üzerindedir. Davranışlarında oturuşlarında, kalkışlarında, konuşmalarında, gülmesinde, yemesinde, içmesinde kısaca çocuğun yaptığı her türlü harekette bir kusur bir yanlış arayıp dururlar. Sürekli kusur aradıkları içinde çocuk devamlı tetik altındadır. Streslidir. “Acaba yine mi hata yaptım? Yoksa yaptığım yanlış mı? Annem babam bunu duyarsa ne der?” Kaygısını çocuk devamlı yaşar. Devamlı tedirgin olduğu için de (çocuk bu durumdayken), anne-baba hata bulmakta hiç de zorlanmazlar. Çocuğa sürekli kızıp, azarlarlar. Onu hor görürler. Çeşitli olumsuz özelliklerle çocuğu nitelendirirler. Hatta daha da ileri giderek “Çocuğumu eğitiyorum, terbiye ediyorum” Mantığıyla çocuğa bu tür ailelerde şiddet uygulanır. Böylece çocuğu kendi istedikleri kalıba sığdırmak için devamlı zorlayıp dururlar. Yaptırım gücü ana-babadadır. Onlar devamlı haklı kısımdadırlar. Ana-baba isteklerinden en ufak bir ödün vermek istemezler. Çocuğu anlama çabasını hiç göstermezler. Çocuk daima eleştirilir, hataları hoşgörülmez. İstenildiği gibi davranılmadığında cezalandırılır. Bu tutumda ailenin verdiği ceza her zaman ön plandadır ve çocuğun işlediği suçla ceza orantılı değildir. Genelde “Ona iyi bir ders olsun, bir daha ömür boyu bu hatayı yapmasın, diğer çocuklara da örnek olsun.” düşüncesinden yola çıkılarak çocuğa verilen cezalar çok ağır olur. Ailenin verdiği disiplin çocuğu bunaltır, sıkar, hatta hayattan usandırır. Çocuğun en doğal hakları dahi aile üyeleri tarafından çocuğa uslu olmasının bir ödülü olarak verilir. Çocuktan yaşının üstünde bir olgunluk beklenir ve çocuğa özgürlük kesinlikle verilmez. Böylece çocuğun aileye gösterdiği direnç kırılır ve ailenin istediği kılıfa, kalıba zorda olsa çocuk girer. Aile istediği gibi uzaktan kumandalı bir çocuğa sahip olur. Ama geriye çocuktan çok fazla bir şey kalmaz. Anne baba başarıya ulaşmıştır. Ama silik kişilikli bir çocukları olmuştur bu arada.

Sonuç olarak aşırı baskılı bir ortamda yetişen çocuk,

• Hata yapma korkusu yüzünden yeni deneyimlere kapalıdır.
• Kendi başına karar verme, özgüven bakımından gelişmemiştir.
• Sorumluluk bilincini tanımaz.
• Cezalandırılmamak için yalana başvurabilir.
• Kendini değersiz hisseden çocuk, kendini kontrol becerisini geliştiremediğin-den ailenin olmadığı durumlarda bunu başaramaz.
• Çevre tarafından dikkatli, kibar, uslu ve sessiz olarak değerlendirilmesine karşın iç dünyasında çekingen, küskün, gereğinden fazla duyarlı, içe kapanık olur ve problem çözme becerisi gelişmez.
• Madde bağımlılığı, okula devam etmeme, çevreye ve kendine zarar verme, evden kaçma olasılıkları artar ve intihara eğilimli hale gelebilir.

Devamı gelecek…

Kaynak: M. Birgin: Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi

EĞİTİMİN ANLAMI

Eğitim; en basit anlamıyla davranışları değiştirme sanatıdır. Yani bireyde istendik davranışların yerleşmesi, olumsuz davranışların sonlandırılması amacıyla sürdürülen sistematik bir programdır.
Çağdaş bilimsel anlayışa göre eğitim; bireyin bedensel, duygusal, düşünsel ve sosyal yeteneklerinin kendisi ve toplumu için en uygun şekilde gelişmesi oluşumudur. Kısacası bireyin her yönüyle bir bütün olarak kendisi ve toplumu için en uygun düzeyde geliştirilmesi sürecidir. Bir Çin Atasözü eğitimin önemini doğru bir biçimde tespit etmektedir:

• Eğer bir yıl ötesi için planlıyorsanız hububat ekin,
• Eğer on yıl ötesi için planlıyorsanız, ağaç dikin,
• Eğer bin yıl ötesi için planlıyorsanız, insanlar ekin, işte eğitim insan vasıtasıyladır ki insanlar ekilir ve asırlar inşa edilir.

Çoğu kişiler eğitimin yalnız okul hayatına özgü olduğunu düşünürler. Oysa, gerçek eğitimin büyük kısmı okul hayatının dışında kazanılır. Yemekten giyinmeye, yürümeden konuşmaya, dinî inançlarından toplum sevgisine kadar, eğitimin çoğu okul hayatının dışında kazanılır. Eğitim doğumla başlar, türlü biçimler altında, ölünceye kadar sürer.
Bir atasözü vardır. “Eğitim sadece doğruları söylemek değil bizzat doğruları yapmaktır.” Eğitim yalnız birçok şeyleri öğrenmek demekte değildir. Asıl önemli olan, herhangi bir gerçeği öğrenmekle birlikte bunun nedenini de anlamaktır. Örneğin, eğitimsiz bir kimse, yalan söylemenin ahlâksızlık olduğunu bilir fakat sınavda kopya çekmenin ahlâksızlık olduğunu bilmeyebilir. Oysa, yeteri kadar eğitim görmüş bir kimse, kopya çekmenin de yalan söylemek kadar ahlâksızlık olduğunu düşünür; çünkü kopya çekmenin kötü bir davranış olduğunu, insanı tembelliğe sürüklediğini ve bir başkasının hakkını gasp ettiğini bilir ve böylece olayın nedenini öğrenmiş olur. Bunu, karşılaştığı her yeni duruma kendiliğinden uygulayabilir, herhangi bir davranışın ahlâk kurallarına uygun olup olmadığını kestirebilir. Eğitimsiz yani câhil insan ise bunu yapamaz.
İşte, bunun gibi, öğrenilecek pek çok şey vardır. Bunların bir kısmı ailede, bir kısmı okulda ve bir kısmıda çevrede öğrenilir.

Sevgilerle kalın…

TANRIMIZ NEREDE?

Jack ve John adında iki kardeş varmış. Bu kardeşler küçük bir kasabada yaşarlarmış. Her ikisi de yaramazlıkta sınır tanımıyorlarmış. Artık öyle bir üne kavuşmuşlar ki, sormayın gitsin. Mahallede kırılan, dökülen, camların, kuyruğuna teneke bağlanan kedilerin, lastiği indirilen arabaların, diğer çocuklarla yapılan kavgaların tüm sorumlusu bu iki afacan kardeşlermiş. Artık daha fazla dayanamayan mahalle sakinleri bu yaramaz çocukların evlerine gelerek anne-babaya:
“Bu çocukların sorunu neyse çözün yoksa biz kaba kuvvet kullanarak çözeceğiz, derler!”
Anne ve baba bu şikâyet olayından sonra kara kara düşünmeye başlarlar. Aradan biraz zaman geçtikten sonra annenin aklına bir fikir gelir ve kocasına dönerek:
“Hayatım, ne yaptık, ne ettiysek çocukları bir türlü bu kötü huylarından vazgeçiremedik. Üstelikte her geçen gün daha da yaramazlaşıyorlar. Diyorum ki, bu çocukları Papaz efendiye götürüp bir göstersen belki onları yola getirir.” der.
Çaresiz kalan baba fikri pek beğenmese de kiliseye gidip yaşananları Papaz efendiye anlatır. Papaz efendi biraz düşündükten sonra adama dönerek:
“Pazar günü öğleden sonra her ikisini de bana yolla.” der.
Adam eve gelir ve çocuklarına:
“Pazar günü öğleden sonra Papaz Efendi ikinizi de görmek istiyor.” der.
Pazar günü öğleden sonra iki kardeşte kiliseye gelirler. Papaz ilk olarak büyük kardeş olan Jack’i yanına kabul eder. Jack korka korka Papazın karşısına oturur. Papaz Jack’in gözlerinin içine bakarak:
“Evladım, Tanrımız nerede?” der.
Jack’in rengi-benzi solar ve ne diyeceğini bilemeden papaza bakakalır. Papaz soruyu tekrar sorar:
“Evladım, Tanrımız nerede?”
Jack daha beter şok olur, boğazında bi düğüm ne yapacağını bilemez. Papaz soruyu daha yüksek ve kızgın bir sesle yineleyince Jack oturduğu yerden fırlayıp odadan çıkarak kardeşinin elini tutar ve birlikte eve kadar arkalarına bakmadan koşarlar. Eve varınca hemen odalarına girip bir yatağın altına saklanırlar. Olanlardan hiçbir şey anlamayan küçük kardeş:
“Neden kaçıyoruz ?” diye sorar.
Büyük kardeşte yanıtlar;
– “İşte şimdi hapı yuttuk, başımız büyük bela da oğlum. Tanrı kaybolmuş, ortada yok, bizden biliyorlar!” demiş.
***
Hikâye gerçek ya da değil, bunun bir önemi yok. Önemli olan hikâyeden nasıl ders çıkarılacağıdır. Hikâyede bir ailenin afacan iki çocuğunun sorununa bir çözüm aranmış, fakat bulunamamış ve son çare olarak Papaza gidilmiştir. Papaz’da iyi niyetiyle anne ve babaya yardımcı olmak istediği için çocuklara: “Siz yaramazlık yaparken, başkalarının malına zarar verirken, zannediyorsunuz ki sizi kimse görmüyor ve bundan dolayı cezalandırılmayacaksınız. Hâlbuki her şeyi gören ve bilen bir ‘Yaratıcı’ var.” demek, istemiş; ancak çocukların gelişim özelliklerini iyi bilmediği içinde hata yapmıştır.
Korkuya dayalı bir eğitim, hiçbir zaman faydalı olmamış, olamaz ve de olmayacaktır. Özellikle Tanrı, Melek, Şeytan, Peri gibi soyut kavramlarla çocukları korkutarak uslandırmak ise tamamen yanlış bir anlayıştır.
Unutmayalım ki, çocukları bedensel ve zihinsel açıdan korkutarak onlara hiçbir şekilde yardımcı olamayız. Çocuklar genel olarak dokuz on yaşlarına kadar soyut kavramları anlayamazlar. Bu konu da dikkatli olunmalıdır.

Kaynak: Küçük Filozoflardan Öğretiler. 2017