ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 7

Demokratik Tutum (Güven verici, Destekleyici ve Hoşgörülü Tutum):

Demokratik tutumda, çocuk tüm yönleriyle kabul edilir. Çocuğa yol gösterilir ama alacağı kararlar konusunda serbest bırakılır. Aile içinde kurallar, sınırlar herkes için ve hep birlikte belirlenir ve bu sınırlar içinde çocuk özgürdür. Kuralların mantıklı açıklaması yapılır. Aileyi ilgilendiren kararlar beraber alınır. Her konuda çocuğun düşünce ve fikirleri dinlenir.
Anne baba çocuğunu olduğu gibi kabul edip destekler. Çocuklarına karşı sevgi doludurlar. Çocuğun ilgilerini, yeteneklerini göz önünde tutarak, yeteneklerini gerçekleştirebileceği ortamlar hazırlarlar.
Anne baba birbirlerine ve çocuğa olan duygularında açık davranır. Aile içinde güven ve şeffaflık vardır. Problemlerle nasıl baş edebileceğini birlikte araştıran, huzurlu bir aile ortamı vardır.
Anne babalar çocuklarına karşı hoşgörülüdürler, onları desteklerler, çocuklarıyla ilgili kararlar alırken seçenekler sunarlar, çocuğun seçtiği davranıştan ders almasına izin verirler. Aile ortamı çocuğa kendini anlatma özgürlüğü veriyorsa çocuk sağlıklı biçimde gelişir aileyi ilgilendiren kararlar alınırken çocuğun fikri sorulur. Çocuğun fikirleri ne kadar mantıksız ve basit olursa olsun mutlaka saygıyla dinlenir, çocuk susmaya değil konuşmaya teşvik edilir. Böyle bir ailede evde ve toplumdaki kuralların sınırları bellidir. Çocuk neyi nerede yapacağını veya yapmayacağını bilir. Evde uygulanacak kuralları çocuklarıyla birlikte belirlerler ve bu kurallara herkes uyar. Anne ve baba çocuğa davranışlarıyla iyi bir modeldir. Çocuklarından görmek istemedikleri davranışı kendileri de yapmak istemezler. Çocuk belirli sınırlar içinde özgürdür. Çocuğa şiddet ve duygusal yaptırım gücü yerine, anlatarak ikna etmeye çalışırlar.
Demokratik ailede yetişen birey, hem davranış seçiminde kendini özgür görebilir, hem de seçimleri hakkında kısıtlanacağından çekinmeden anne ve babasına danışabilecek onlarla fikir alış verişinde bulunabilecek durumdadır. Aile fertleri arasında açık ve net bir iletişim söz konusudur. Duygu ve düşünceler açık kalplilikle ifade edilmektedir. Problemlerde yine aynı şekilde konuşarak ve ikna edilerek çözüme ulaştırılmaya çalışılır. Çözüm ararken de demokratik yollara başvurulur.

Demokratik ve güven verici bir ortamda yetişen çocuk,

• Kendisine ve çevresine saygılı, sorumluluk sahibi, sınırlarını bilen, aktif, katılımcı, hoşgörülü ve mutludur.
• Ana-babanın tutarlı ve kararlı tutumu da çocuk da güven duygusunun gelişmesine yardımcı olur.
• Sosyalleşmiş, işbirliğine girendir.
• Arkadaş canlısı ve duygusaldır.
• Sosyal açıdan dengeli ve mutlu bireydir.
• Özgüvenleri yüksektir, sorumluluk sahibidir.
• Kendine ve başkalarına güvenir.
• Yaratıcı ve bağımsızdır.
• Kurallara ve otoriteye saygı duyar.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 6

İlgisiz ve Kayıtsız Tutum:

Çocuğun davranışları karşısında ilgisiz ve vurdum duymaz davranışlar sergileyen anne babalardır. Bu tip aileler için çocuğun varlığı ile yokluğu belli değildir. Bu gruba giren anne babalar genellikle hoşgörü ile boş vermeyi birbirine karıştırmaktadırlar.
Çocuk anne babayı rahatsız etmediği müddetçe, çocukla ilgili problem yoktur, eğer çocuk anne babayı rahatsız ederse o zaman çocuk ile ilgili gündem oluşur. Bu gündem daha çok şikayetlerle doludur.
Bu tip ailelerde çocuk fiziksel ve duygusal yalnızlığa itilmektedir. Çocuğun hareketlerinin görmezlikten gelinerek dışlanması söz konusudur. Anne, baba, çocuk arasında iletişim kopukluğu vardır. Ailenin çocuğa tepkileri düşük seviyededir. İlgisiz ve kayıtsız tutumda çocuğa düşen sevgi ve ilgi payı azdır. Bu tutumla büyüyen çocukların pasif ve donuk oldukları görülür.
Sonuç olarak ilgisiz ve kayıtsız bir ortamda yetişen çocuk,

• İhmal edilmiş bir kimse olarak, ana babanın ilgisini çekmek için çoğu zaman kötü davranışlar sergiler.
• Agresif, saldırgan ve suça yönelik davranışlar gösterebilir.
• Büyüdükçe aile ile çatışmaları artacak, aileden intikam alma yollarını arayabilir.
• Yaşı ilerledikçe aileden uzaklaşır.
• Anne babanın ilgiye bakıma muhtaç olduğu zamanlarda onların yanın da olmaz.
• Daha ileriki yıllarda ev ortamında bulamadığı ilgi ve sevgiyi dışarıda arar.
• Sözlü iletişim yetersizliğinden dolayı dil gelişiminde gecikme, konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir.
• Özgüven sorunu yaşar.
• Hayattan ve kendisinden beklentisi olmaz.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 5

  1. İlgisiz ve Kayıtsız Tutum:

Çocuğun davranışları karşısında ilgisiz ve vurdum duymaz davranışlar sergileyen anne babalardır. Bu tip aileler için çocuğun varlığı ile yokluğu belli değildir. Bu gruba giren anne babalar genellikle hoşgörü ile boş vermeyi birbirine karıştırmaktadırlar.
Çocuk anne babayı rahatsız etmediği müddetçe, çocukla ilgili problem yoktur, eğer çocuk anne babayı rahatsız ederse o zaman çocuk ile ilgili gündem oluşur. Bu gündem daha çok şikayetlerle doludur.
Bu tip ailelerde çocuk fiziksel ve duygusal yalnızlığa itilmektedir. Çocuğun hareketlerinin görmezlikten gelinerek dışlanması söz konusudur. Anne, baba, çocuk arasında iletişim kopukluğu vardır. Ailenin çocuğa tepkileri düşük seviyededir. İlgisiz ve kayıtsız tutumda çocuğa düşen sevgi ve ilgi payı azdır. Bu tutumla büyüyen çocukların pasif ve donuk oldukları görülür.
Sonuç olarak ilgisiz ve kayıtsız bir ortamda yetişen çocuk,

• İhmal edilmiş bir kimse olarak, ana babanın ilgisini çekmek için çoğu zaman kötü davranışlar sergiler.
• Agresif, saldırgan ve suça yönelik davranışlar gösterebilir.
• Büyüdükçe aile ile çatışmaları artacak, aileden intikam alma yollarını arayabilir.
• Yaşı ilerledikçe aileden uzaklaşır.
• Anne babanın ilgiye bakıma muhtaç olduğu zamanlarda onların yanın da olmaz.
• Daha ileriki yıllarda ev ortamında bulamadığı ilgi ve sevgiyi dışarıda arar.
• Sözlü iletişim yetersizliğinden dolayı dil gelişiminde gecikme, konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir.
• Özgüven sorunu yaşar.
• Hayattan ve kendisinden beklentisi olmaz.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 4

Dengesiz ve Kararsız Tutum:

Ana-babanın kararsız ve dengesiz tutumu, çocuğun eğitim ve gelişimini olumsuz açıdan etkiler. Çocuğun belli bir davranışı kimi zaman hoş görülmesi kimi zamanda aynı davranış yüzünden ceza alması çocukta cezanın anlamı ve suçun niteliği hakkında kuşkular uyanmasına neden olur. Bu yüzden çocuğa cezayı hangi davranışından dolayı aldığı açıklanmalıdır. Böylece çocuk hangi davranışının yanlış davranış, hangi davranışın doğru davranış kategorisine girdiğini daha rahat fark edecek ve aynı davranışı tekrarlamamaya çalışacaktır.
Tutarsız anne baba tutumlarını içeren bir diğer tutum ise, anne için doğru olan bir şeyin baba için yanlış olması veya tam tersi durumun oluşmasıdır. Anne ve baba farklı disiplin anlayışı geliştirebilirler. Anne ve baba mutlaka aynı görüşe sahip olmalıdır, biri olumsuz davranışı hoş görüp diğeri ceza uygulamamalıdır. Baba çocuğa bir suç işlemesi sonucunda bir ceza verdiğinde anne hemen annelik şefkati ile çocuğunun tarafını tutmamalı, kollamamalı ve kucaklayıp sevmemelidir.
Bu tip ailelerde çocuk söz dinlesin diye ilk önce yumuşak konuşurlar, sabırları zorlanınca seslerini yükseltip tehditler savurmaya başlarlar ve hatta döverler, kendini suçlu hisseden anne diz çöküp çocuktan özür diler. Çocuk hangi davranışının tepki alacağı konusunda herhangi bir fikre sahip değildir. Bir başka tutarsız ve ayırımcı davranış ise, ana babaların kız erkek çocuk ayrımı yapmalarıdır. Genelde erkek çocuklar kız çocuklara oranla daha ayrıcalıklıdır. Erkek çocuklar el üstünde tutulurken kız çocuklar daha geri planda yer almaktadır. Bazı ailelerde ise bu durum tam tersi olabilmektedir. Bu tür bu tutuma sahip olan ana babanın yanında yaşayan çocuk zararlı alışkanlıklar edinmeye meyillidir.

Sonuç olarak dengesiz ve kararsız bir ortamda yetişen çocuk,

• Aşırı isyankar ya da aşırı boyun eğici olabilir.
• Hangi davranışın nerede ve ne zaman yapılmayacağını kestiremez.
• Kaygılı, güvensiz bir kişilik sergileyebilir.
• Büyüdüklerinde karşısındaki insanlara zor güvenir.
• Tutarsız bir kişilik sergiler.
• Karar vermekte güçlük yaşar.
• Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemez.

 

Kaynak: Mustafa Birgin, Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi, 2012

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 3

Koruyucu Tutum:

Koruyucu tutum, ana-baba tutumunda çocuğa gereğinden fazla kontrol ve özen gösterilmektedir. Aşırı koruyucu tutumu daha çok anne çocuk ilişkisinde ortaya çıkmaktadır. Anne çocuğu sürekli korumakta ve ihtiyaçlarını sürekli olarak gidermektedir. Çocuğun kendi başına yapabileceği şeyler bile anne tarafından karşılanır. Böyle bir tutumda çocuğun kendi kendine bir şeyler yapabilmesine olanak tanınmamaktadır. Geç kavuşulan, aşırı istenilen, tek çocuk, tek erkek veya kız çocuk genellikle abartılmış sevginin odak noktası olurlar. Bu tip anne babalar çocuklarını el bebek gül bebek büyütüp kucaktan yere indirmezler. Çocuklarının üzerlerine titrerler. Çocuğa zarar gelebilecek ortamlardan kaçınırlar. Ağlamasın, üşümesin, terlemesin, hasta olmasın, yorulup incinmesin, mikrop kapmasın diye aile üyeleri ellerinden gelen tüm gayreti gösterir. Çocuk adeta bir cam fanus içinde büyütülür. Çocuğun gelişimine göre davranmasına fırsat verilmez.
Aşırı koruyucu ve abartılı sevgisi olan anne babalar çocuklarına derin duygusal bağla bağlanırlar. Anne baba çocukları için sebepsiz yere aşırı kaygı içindedir. Bu kaygıda onları çocuklarını aşırı korumaya yönlendirir. Çocuğu mutlu edemeyeceklerini düşündükleri için hep endişelidirler. Çocuğa karşı boğucu şefkat gösterirler.

Sonuç olarak aşırı koruyucu bir ortamda yetişen çocuk,

• Güvensiz ve başkalarına aşırı bağımlı bir kişi olabilir.
• Aşırı bağımlı, özgüveni gelişmemiştir.
• Sosyal gelişimi zedelenir ve sosyal hayata yeterince hazırlanamaz.
• Toplum tarafından kabulü zorlaşır.
• Kendini gruba kabul ettirmek için isyankar olabilir.
• Tek başına kararlar alamaz.
• Atılım ve başarma gücünden yoksundur.
• Kendini koruyup kollayacak birini bulunca bırakmaz ona bağımlı hala gelir ve yaşamı boyunca bu bağımlılık kişide devam eder.

Kaynak:  Birgin, Mustafa. Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi. El yayınları, İstanbul, 2012

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 2

Gevşek Tutum (Çocuk Merkezci Aile): 

Gevşek tutum, otoriter tutumun tersidir. Genellikle orta yaşın üzerinde çocuk sahibi olan ailelerde ya da çocuğun kalabalık yetişkinler grubu içinde yetişen tek çocuk olması halinde sıklıkla rastlanır. Böyle bir ortamda çocuk, ailede tek iniyasitif sahibi tek kişidir ve onun isteklerine diğer aile bireyleri kayıtsız şartsız uyarlar.
Anne baba, çocuğa aşırı hoş görü gösterir bir başka değişle hoş görüyle boş vermeyi birbirine karıştırır. Disiplin yok denecek kadar gevşektir. Çocuğun çoğu olumsuz davranışı “çocuktur yapar” denerek aşırı hoş görüyle karşılanır. Ona sayısız haklar tanınır ancak sınırlar belirlenmez. Neyin doğru neyin yanlış olduğu yeterince öğretilip denetlenmez. Uslu durursan sana … alırım gibi ödül verilir. Gerektiğinde verilen cezalar çok yetersiz kalır, çocuk, erteleneceğini, unutulacağını ya da geçiştirileceğini bildiğinden cezayı ciddiye almaz.

Sonuç olarak gevşek bir ortamda yetişen çocuk,

• Bencil, şımarık, doyumsuz ve sorumsuz olur, o anne babasından çekineceğine anne babası ondan çekinir hale gelir.
• Anne baba, ara sıra sertleşmek istediği zaman da etkili olamaz.
• Evde ne isterse yapar ve yaptırır, istekleri buyruk niteliği taşır.
• Annesi, babası kızsa veya vursa daha fazlasıyla karşılık verir.
• Neredeyse onun elinde oyuncak olan, çaresiz kalan anne baba, kendini savunmak ve istediklerini yaptırmak için ağlayarak kendini acındırmaya çalışır.
• Hatalarının farkına varmayan çocuk, okulda ve sonraki hayatında hatalar yapmaya, kendine ve başkalarına zarar vermeye devam eder.
• Devamlı birilerinden hizmet ve her isteklerinin yapılmasını bekler.

Kaynak:  Birgin, Mustafa. Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi. El yayınları, İstanbul, 2012.

ANA-BABA TUTUMLARI VE ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Anne ve babalar çocukları için en doğru olanı yapmak ve çocuklarının gelişime katkıda bulunmak isterler. Ancak anne ve babanın doğruları çocukları için yaptıkları çocuklar için her zaman doğru ve iyi olmayabilir. Her anne ve babanın doğruları birbirinden farklı olduğundan çocuklara karşı tutum ve davranışları da farklı farklıdır. Çocuğunun kişiliğinin temel taşlarının oluştuğu okul öncesi dönemde ailenin çocuğa karşı olan tutum ve davranışları çok büyük önem taşımaktadır. Ayrıca anne ve babanın sadece çocuğa karşı değil, birbirine karşı davranışları da çocuğun dış dünya ile kuracağı ilişki için bir model oluşturmaktadır. Ana-babanın tutumu gelişmekte olan çocuğa model olur ve çocuk gördüğü bu modeli taklit ederek ve bu davranışları özümseyerek kişiliğini yavaş yavaş oluşturmaya başlar. Bu sebeple ebeveynlerin çocuklarından bekledikleri davranış modeline uygun davranmaları gerekmektedir.
Herşeyden önce ana babanın çocuklarına karşı tutumlarının sağlıklı olabilmesi, ana babanın kendiyle barışık, dengeli huzurlu ve birbirlerine karşı sevgi ve saygılı olmalarına bağlıdır. Bu nedenle ailenin çocuğa karşı olan tutum ve davranışları çok büyük önem taşımaktadır. Aksi halde çocuğun ihtiyacı olan modelden yoksun kalması ve bunun sonucunda olumsuz bazı davranışlara (uyumsuz, başarısız, sağlıksız ve dengesiz bir kişiliğe) sahip olmasına yol açar.
Ana-baba tutumları ve bu tutumların çocuğun kişilik gelişimini etkileyen faktörleri kısaca özetleyelim.

Otoriter (Baskıcı) Tutum:

Otorite, herhangi bir konuda bir şeyin yeterliliğine herkesi inandırarak bir kişinin kendine sağladığı itaat ve güven; hâkimiyet ve emretme kudreti; yaptırım koyma ve kullanma gücüdür.
Otoriter tutumdaki ana-babalar çocuklarını kendi ideallerine paralel yetiştirme gayreti içindedirler. Yani çocuğun kendine olan güvenini ortadan kaldıran, onun kişiliğini hiçe sayan bir tutumdur. Bu tutumda ana-baba katı bir disiplin uygular. Çocuk, bu kurallara kayıtsız şartsız uymak zorunda bırakılır.
Katı, baskıcı eğitim tarzını benimseyen ailelerdeki bu şansız çocukların hiçbir zaman çocukluğunu yaşama fırsatları olmaz. Evde askeri bir sistem hâkimdir. Kalkış saat 07.30, kahvaltı saat 08.00, öğle yemeği 12.00, akşam yemeği 17.00, en geç yatış saati 20.00’dir. Evin düzeni değişmesin diye çocukların bu programında değişiklik yapılmaz. Bu şanssız çocukların hiçbir zaman çocukluklarını yaşama fırsatları olmaz.
Ana baba çocuğun bir birey olduğunu, düşünebildiğini görmezden gelir ve çocuğu karar alma ve kendini idare etme açısından yetersiz görür. Çocukla ilgili kararlar ona danışılmadan alınır ve danışmanın gerekliliği önemsenmez. Çocuk pek az hakka sahiptir, tanınan haklar ise ailenin sözünü dinlemesi, yaramazlık yapmaması gibi şartlarla verilir. Sevgi çocuk kurallara uyduğunda gösterilir ve istenilenin yapılması için bir araç olarak kullanılır.
Ana babanın gözleri sürekli bu çocukların üzerindedir. Davranışlarında oturuşlarında, kalkışlarında, konuşmalarında, gülmesinde, yemesinde, içmesinde kısaca çocuğun yaptığı her türlü harekette bir kusur bir yanlış arayıp dururlar. Sürekli kusur aradıkları içinde çocuk devamlı tetik altındadır. Streslidir. “Acaba yine mi hata yaptım? Yoksa yaptığım yanlış mı? Annem babam bunu duyarsa ne der?” Kaygısını çocuk devamlı yaşar. Devamlı tedirgin olduğu için de (çocuk bu durumdayken), anne-baba hata bulmakta hiç de zorlanmazlar. Çocuğa sürekli kızıp, azarlarlar. Onu hor görürler. Çeşitli olumsuz özelliklerle çocuğu nitelendirirler. Hatta daha da ileri giderek “Çocuğumu eğitiyorum, terbiye ediyorum” Mantığıyla çocuğa bu tür ailelerde şiddet uygulanır. Böylece çocuğu kendi istedikleri kalıba sığdırmak için devamlı zorlayıp dururlar. Yaptırım gücü ana-babadadır. Onlar devamlı haklı kısımdadırlar. Ana-baba isteklerinden en ufak bir ödün vermek istemezler. Çocuğu anlama çabasını hiç göstermezler. Çocuk daima eleştirilir, hataları hoşgörülmez. İstenildiği gibi davranılmadığında cezalandırılır. Bu tutumda ailenin verdiği ceza her zaman ön plandadır ve çocuğun işlediği suçla ceza orantılı değildir. Genelde “Ona iyi bir ders olsun, bir daha ömür boyu bu hatayı yapmasın, diğer çocuklara da örnek olsun.” düşüncesinden yola çıkılarak çocuğa verilen cezalar çok ağır olur. Ailenin verdiği disiplin çocuğu bunaltır, sıkar, hatta hayattan usandırır. Çocuğun en doğal hakları dahi aile üyeleri tarafından çocuğa uslu olmasının bir ödülü olarak verilir. Çocuktan yaşının üstünde bir olgunluk beklenir ve çocuğa özgürlük kesinlikle verilmez. Böylece çocuğun aileye gösterdiği direnç kırılır ve ailenin istediği kılıfa, kalıba zorda olsa çocuk girer. Aile istediği gibi uzaktan kumandalı bir çocuğa sahip olur. Ama geriye çocuktan çok fazla bir şey kalmaz. Anne baba başarıya ulaşmıştır. Ama silik kişilikli bir çocukları olmuştur bu arada.

Sonuç olarak aşırı baskılı bir ortamda yetişen çocuk,

• Hata yapma korkusu yüzünden yeni deneyimlere kapalıdır.
• Kendi başına karar verme, özgüven bakımından gelişmemiştir.
• Sorumluluk bilincini tanımaz.
• Cezalandırılmamak için yalana başvurabilir.
• Kendini değersiz hisseden çocuk, kendini kontrol becerisini geliştiremediğin-den ailenin olmadığı durumlarda bunu başaramaz.
• Çevre tarafından dikkatli, kibar, uslu ve sessiz olarak değerlendirilmesine karşın iç dünyasında çekingen, küskün, gereğinden fazla duyarlı, içe kapanık olur ve problem çözme becerisi gelişmez.
• Madde bağımlılığı, okula devam etmeme, çevreye ve kendine zarar verme, evden kaçma olasılıkları artar ve intihara eğilimli hale gelebilir.

Devamı gelecek…

Kaynak: M. Birgin: Çocuk Eğitiminde Ailenin Önemi

EĞİTİMİN ANLAMI

Eğitim; en basit anlamıyla davranışları değiştirme sanatıdır. Yani bireyde istendik davranışların yerleşmesi, olumsuz davranışların sonlandırılması amacıyla sürdürülen sistematik bir programdır.
Çağdaş bilimsel anlayışa göre eğitim; bireyin bedensel, duygusal, düşünsel ve sosyal yeteneklerinin kendisi ve toplumu için en uygun şekilde gelişmesi oluşumudur. Kısacası bireyin her yönüyle bir bütün olarak kendisi ve toplumu için en uygun düzeyde geliştirilmesi sürecidir. Bir Çin Atasözü eğitimin önemini doğru bir biçimde tespit etmektedir:

• Eğer bir yıl ötesi için planlıyorsanız hububat ekin,
• Eğer on yıl ötesi için planlıyorsanız, ağaç dikin,
• Eğer bin yıl ötesi için planlıyorsanız, insanlar ekin, işte eğitim insan vasıtasıyladır ki insanlar ekilir ve asırlar inşa edilir.

Çoğu kişiler eğitimin yalnız okul hayatına özgü olduğunu düşünürler. Oysa, gerçek eğitimin büyük kısmı okul hayatının dışında kazanılır. Yemekten giyinmeye, yürümeden konuşmaya, dinî inançlarından toplum sevgisine kadar, eğitimin çoğu okul hayatının dışında kazanılır. Eğitim doğumla başlar, türlü biçimler altında, ölünceye kadar sürer.
Bir atasözü vardır. “Eğitim sadece doğruları söylemek değil bizzat doğruları yapmaktır.” Eğitim yalnız birçok şeyleri öğrenmek demekte değildir. Asıl önemli olan, herhangi bir gerçeği öğrenmekle birlikte bunun nedenini de anlamaktır. Örneğin, eğitimsiz bir kimse, yalan söylemenin ahlâksızlık olduğunu bilir fakat sınavda kopya çekmenin ahlâksızlık olduğunu bilmeyebilir. Oysa, yeteri kadar eğitim görmüş bir kimse, kopya çekmenin de yalan söylemek kadar ahlâksızlık olduğunu düşünür; çünkü kopya çekmenin kötü bir davranış olduğunu, insanı tembelliğe sürüklediğini ve bir başkasının hakkını gasp ettiğini bilir ve böylece olayın nedenini öğrenmiş olur. Bunu, karşılaştığı her yeni duruma kendiliğinden uygulayabilir, herhangi bir davranışın ahlâk kurallarına uygun olup olmadığını kestirebilir. Eğitimsiz yani câhil insan ise bunu yapamaz.
İşte, bunun gibi, öğrenilecek pek çok şey vardır. Bunların bir kısmı ailede, bir kısmı okulda ve bir kısmıda çevrede öğrenilir.

Sevgilerle kalın…

TANRIMIZ NEREDE?

Jack ve John adında iki kardeş varmış. Bu kardeşler küçük bir kasabada yaşarlarmış. Her ikisi de yaramazlıkta sınır tanımıyorlarmış. Artık öyle bir üne kavuşmuşlar ki, sormayın gitsin. Mahallede kırılan, dökülen, camların, kuyruğuna teneke bağlanan kedilerin, lastiği indirilen arabaların, diğer çocuklarla yapılan kavgaların tüm sorumlusu bu iki afacan kardeşlermiş. Artık daha fazla dayanamayan mahalle sakinleri bu yaramaz çocukların evlerine gelerek anne-babaya:
“Bu çocukların sorunu neyse çözün yoksa biz kaba kuvvet kullanarak çözeceğiz, derler!”
Anne ve baba bu şikâyet olayından sonra kara kara düşünmeye başlarlar. Aradan biraz zaman geçtikten sonra annenin aklına bir fikir gelir ve kocasına dönerek:
“Hayatım, ne yaptık, ne ettiysek çocukları bir türlü bu kötü huylarından vazgeçiremedik. Üstelikte her geçen gün daha da yaramazlaşıyorlar. Diyorum ki, bu çocukları Papaz efendiye götürüp bir göstersen belki onları yola getirir.” der.
Çaresiz kalan baba fikri pek beğenmese de kiliseye gidip yaşananları Papaz efendiye anlatır. Papaz efendi biraz düşündükten sonra adama dönerek:
“Pazar günü öğleden sonra her ikisini de bana yolla.” der.
Adam eve gelir ve çocuklarına:
“Pazar günü öğleden sonra Papaz Efendi ikinizi de görmek istiyor.” der.
Pazar günü öğleden sonra iki kardeşte kiliseye gelirler. Papaz ilk olarak büyük kardeş olan Jack’i yanına kabul eder. Jack korka korka Papazın karşısına oturur. Papaz Jack’in gözlerinin içine bakarak:
“Evladım, Tanrımız nerede?” der.
Jack’in rengi-benzi solar ve ne diyeceğini bilemeden papaza bakakalır. Papaz soruyu tekrar sorar:
“Evladım, Tanrımız nerede?”
Jack daha beter şok olur, boğazında bi düğüm ne yapacağını bilemez. Papaz soruyu daha yüksek ve kızgın bir sesle yineleyince Jack oturduğu yerden fırlayıp odadan çıkarak kardeşinin elini tutar ve birlikte eve kadar arkalarına bakmadan koşarlar. Eve varınca hemen odalarına girip bir yatağın altına saklanırlar. Olanlardan hiçbir şey anlamayan küçük kardeş:
“Neden kaçıyoruz ?” diye sorar.
Büyük kardeşte yanıtlar;
– “İşte şimdi hapı yuttuk, başımız büyük bela da oğlum. Tanrı kaybolmuş, ortada yok, bizden biliyorlar!” demiş.
***
Hikâye gerçek ya da değil, bunun bir önemi yok. Önemli olan hikâyeden nasıl ders çıkarılacağıdır. Hikâyede bir ailenin afacan iki çocuğunun sorununa bir çözüm aranmış, fakat bulunamamış ve son çare olarak Papaza gidilmiştir. Papaz’da iyi niyetiyle anne ve babaya yardımcı olmak istediği için çocuklara: “Siz yaramazlık yaparken, başkalarının malına zarar verirken, zannediyorsunuz ki sizi kimse görmüyor ve bundan dolayı cezalandırılmayacaksınız. Hâlbuki her şeyi gören ve bilen bir ‘Yaratıcı’ var.” demek, istemiş; ancak çocukların gelişim özelliklerini iyi bilmediği içinde hata yapmıştır.
Korkuya dayalı bir eğitim, hiçbir zaman faydalı olmamış, olamaz ve de olmayacaktır. Özellikle Tanrı, Melek, Şeytan, Peri gibi soyut kavramlarla çocukları korkutarak uslandırmak ise tamamen yanlış bir anlayıştır.
Unutmayalım ki, çocukları bedensel ve zihinsel açıdan korkutarak onlara hiçbir şekilde yardımcı olamayız. Çocuklar genel olarak dokuz on yaşlarına kadar soyut kavramları anlayamazlar. Bu konu da dikkatli olunmalıdır.

Kaynak: Küçük Filozoflardan Öğretiler. 2017

 

ÇOCUKLARI ÖRNEK ALMAK

Bir zamanlar çok akıllı bir Bilge varmış. Bu Bilge hem çok bilgili hem de çok iyi kalpliymiş. Öğrencileri bir gün onun çevresini sarıp ona merakla sormuşlar:
“Kendimize kimi örnek alalım? Bilginleri mi, zenginleri mi yoksa yöneticileri mi?”
“Hiç birisini,” diye cevap vermiş bilge.
Öğrencilerden biri:
“Peki,” demiş. “Öyleyse kimi örnek alalım?”
Bilge:
“Çocukları.” deyivermiş.
Bilgenin çevresini saranlar, daha çok şaşırmışlar.
“Ne, çocukları mı?” demişler:
“Evet” demiş Bilge. “Çocukları.”
Öğrencilerden biri itiraz etmiş:
“Ama onlar hiçbir şey bilmezler ki.”
Diğer öğrenci eklemiş:
“Üstelik hep yaramazlık yaparlar.”
Bilge:
“Hayır, yanılıyorsunuz,” demiş ve devam etmiş.
“Bir kere çocuklar hep meşguldürler. Asla boş durmazlar.”
“Her zaman iyi niyetlidirler. Hiçbir zaman kötülük düşünmezler.”
“Ayrıca onlar, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan mutludurlar.”

***
Bütün çocuklar gelişim süreçlerinde, gördükleri ve duydukları çoğu şeyi taklit etmeye çalışırlar. İyi ya da kötü, hiç farketmez. Çünkü bunları ayırt edemezler.
Özellikle okulöncesi dönemde çocuk, kendisini özdeş tutacağı model olarak anne ve babasını alır. Yani anne ve babanın hareket, tutum, konuşma gibi davranışlarını benimser ve taklit etmeye çalışır.
Çocuğun anne ve babasını model olarak alması, çocuğun gelecekteki kişilik yapısın, duygu ve düşüncesini doğrudan etkiler.
Bu nedenle, çocuğunuzla olan bütün iletişimlerinizde, yaptıklarınıza ve söylediklerinize dikkat etmeniz gerekiyor. Aksi halde, ileride bunları değiştirmeniz güç olabilir.
• Çocuklarımız söylediklerimize değil yaptıklarımıza bakarlar. Kitap okuyorsak kitap okur, Tv seyrediyor ve başından kalkmıyorsak tv bağımlısı olurlar.
• Arkadaşımız aradığında bahane uyduruyor gelemeyeceğimizi söylüyor, bir başka arkadaşımızla program yapıyorsak yalan söylemeyi öğrenirler.
• Arkadaşlarımız varsa, sosyal ortamlara giriyor ve de insanlara zaman ayırıyorsak, çocuklarımızda sosyal varlıklar olacaktır.
• Çok daha büyük oranda bizim yaşantımızdan yaptıklarımızdan etkilenirler, huysuz biriysek huysuz, iyi huylu sakin bir kişiysek iyi huylu ve sakin olurlar.
• Kendisine çok düşkün olup yanımızdan ayırmıyorsak, bağımlı olup yanımızdan ayrılmayacak ve bizi bir an bile olsun bırakmak istemeyecektir.
• Spor yapıyorsak spor yapacak, bolca aburcubur yiyor, düzeni diyet uygulamıyorsak aburcuburu sevecektir.
• Babanın alkol bağımlısı olduğu durumlarda alkole düşkünlük duyacak ilerde kendiside bağımlı olmasa bile sıkıntılı durumlarda alkole sarılacaktır.
• Anne–baba olarak tek görevimiz çocuklarımızı korumak ve kollamak değil, aynı zamanda ileride, biz yanlarında yokken, kendi ayakları üzerine basan, özgüvenli ve sorumluluk sahibi bireyler olarak yetişmelerine yardımcı olmak ve gelecekteki zorlu hayat koşullarının ufak similasyonlarıyla onları hayata hazırlamaktır.

Kaynak: Mustafa Birgin: Küçük Filozoflardan Öğretiler. 2017

 

BABA ÇOCUK İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ

Bir gün adam yorgun argın işten eve döner. Duşunu alıp yemeğini yer ve televizyonun karşısına geçip film izlemeye başlar. Çok geçmeden 5 yaşındaki oğlu elindeki oyuncaklarla babasının yanına gelip:
“Babacığım birlikte biraz oyun oynayalım mı?” der.
Yorgun olan adam:
“Görmüyor musun, çok yorgunum, git odanda kendin oyna!” der.
Çocuk bu cevap karşısında çok üzülür ve tekrar basına:
“Baba, 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?” diye sorar.
Adam:
“N’apacaksın?” diye cevap verir.
Bunun üzerine çocuk:
“Babacığım lütfen, bilmek istiyorum,” diye ısrar eder.
Adam:
“İlla bilmek istiyorsan 30 dolar,” diye cevap verir.
Bunun üzerine çocuk:
“Peki, bana 15 dolar borç verir misin?” diye sorar.
Adam iyice sinirlenip:
“Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok, hadi derhal odana git ve kapını kapat!” der.
Çocuk sessizce odasına gidip kapısını kapatır. Adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünür.
Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşir ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünür. “Belki de gerçekten lazımdı” der. Yukarı çocuğun odasına çıkar ve kapıyı açar. Yatağında olan çocuğa:
“Uyuyor musun?” diye sorar.
Çocuk:
“Hayır!” diye cevap verir.
“Al bakalım istediğin 15 doları. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim,” der.
Çocuk sevinçle haykırır:
“Teşekkürler babacığım!” der.
15 doları alan çocuk, yastığının altından bir 15 dolar daha çıkartır:
“Al baba şu 30 doları, şimdi 1 saatini bana ayırıp benimle oyun oynar mısın?” der.

 

İyi baba olmak; sevgi, deneyim, sabır ve bilgilenme işidir. Annedeki gibi prolaktin hormonu ile desteklenme, yani biyolojik faktörler yoktur. Babalık yaşantısı eşin hamileliği ile başlar. Bu dönemde baba adayı, doğum öncesindeki gelişimi adım adım eşiyle birlikte izler. Eşini gerginleştirecek ortamı oluşturmamaya özen gösterir. İşte babalık sorumluluğu da böylelikle başlamış olur.
Baba-çocuk ilişkisi, çocuğun sağlıklı bir benlik algısı geliştirmesi açısından önemlidir: Bireyin kendini algılayışı biçimine benlik algısı diyoruz; güçlüyüm, akıllıyım, değerliyim, önemliyim vb. Baba çocuğun kendine ve dünyaya güven duygusunun gelişmesinde büyük bir öneme sahiptir. Güven ve sevgi dolu bir baba-çocuk ilişkisi çocuğun girişimci ve kendi olan bir birey olmasına katkıda bulunur.

Sağlıklı bir baba-çocuk ilişkisi çocuğun bilişsel gelişimine olumlu katkılarda bulunur. Yapılan araştırmalar babasıyla yakın ve kaliteli ilişki içinde olan çocukların zihinsel gelişimlerinin ve akademik başarılarının olumlu yönde etkilendiğini göstermektedir.

Baba-çocuk ilişkisi, çocuğun kişilik ve ahlaki gelişimi açısından önemlidir: Babanın çocuğa model olması çocuğun toplumsal ve kişilik değerlerinin (dürüst olma, yalan söylememe, başkalarının hakkına saygılı olma, iyi iletişim kurma, kurallara uyma vb.) gelişimini etkilemektedir. Babanın tavır ve davranışları çocuğun sınırlarının nerede başlayacağını belirler.

Baba hem erkek çocuğu için hem de kız çocuğu için cinsiyet rollerinin benimsenmesinde önemli rol oynar. Yapılan araştırmalar babanın anneden farklı olarak, çocuğun cinsiyetine göre davranmayı daha çok başardığını göstermektedir. Ayrıca baba aileye kültür tarafından belirlenmiş erkeklik ve kadınlık kavramlarını aktaran birinci kişidir. Erkek çocuğun özdeşim modeli olarak babayı seçmesi için, babanın oğluyla sağlıklı bir iletişim, uyumlu ve doyumlu bir ilişki içinde olması, sağlıklı bir model olması gerekir. Kız çocuğunun cinsiyetini benimsemesi için babanın kızının feminen davranışlarını onaylaması çok önemlidir.

Sağlıklı bir baba-çocuk ilişkisi nasıl kurulabilir?

• Çocuğun doğumundan itibaren onun bakımında (çocuğu besleme, uyutma, banyo yaptırma vb.) anneye yardımcı olmak sağlıklı baba-çocuk ilişkisinin başlamasını sağlar.
• Çocukla oyun oynama ya da birlikte bir etkinlikte bulunma (alışveriş yapma, balık tutma, oyuncaklarla oynama, maça gitme, sinemaya gitme vb.) sağlıklı bir ilişki için vazgeçilmezlerden biridir.
• Babanın çocuğunu övmesi, onun olumlu özelliklerinden söz etmesi çocuk için son derece önemlidir. Ancak övgü gerçekten hak edilmiş ve samimi olmalıdır. Baba çocuk için sürekli “meşgul ve yorgun” olan bir birey olmamalıdır. Çocuk istediğinde babaya ulaşabilmeli, baba eve geldiğinde yorgunluğunu çocuklarıyla birlikte çıkarabilmenin yollarını denemelidir.
• Çocuğun yaşı kaç olursa olsun anne babanın sevgisine ihtiyacı vardır.
• Çocukların özel günleri babalar için iyi bir fırsattır. Çocuğun okulda bir gösterisinde, doğum gününde ve diğer etkinliklerinde yanında olmak baba-çocuk ilişkisini pekiştirecektir.
• Çocukların da bizler gibi değerli olduğunu hissetmeye ihtiyacı vardır. Bir söz, bir dokunuş ya da içten bir gülücüğün değeri hiçbir şeyle ölçülemez.

 

ANNE ÇOCUK İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ

İçeri girer girmez neşeyle bağırdı:
“Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?”
“Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.”
Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Her şey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda… Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitseydi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti:
“Sana yardım edeyim mi?” dedi, en sevimli hâlini takınarak.
Annesi manalı manalı baktı:
“Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.”
Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır: “Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni,” diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
“Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.”
“Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.”
Bu kelimeden nefret ediyordu: yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken…
“Anneciğim sen yorulma, diye…”
“Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.”
Hani siz yoruluyorsunuz ya… Eeee… Ben de oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayım bilmem?
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı:
“Mum da yok!” diye diye karıştırdı bütün dolapları el yordamıyla.
Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı.
“Bak tavşan!” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı. Sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti. Birden kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle mırıldandı:
“İşin bitince beni sever misin anne?” dedi.
Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

 

Annenin çocukla ilişkisinin en önemli evresi, doğumdan hemen önce başlayıp, doğumdan sonraki aylarda süregelen ilişkidir. Burada annenin başta eşinin desteği olmak üzere toplumca destek ve yardıma ihtiyacı vardır. Anne çocuk ilişkisinde fiziksel temas büyük önem taşır. Annenin beden kokusu, ısısı, çocuğu alış biçimi bu iletişimde çok önemlidir. Özellikle 0-3 yaş arasında olması gereken bu yakın ilişkinin gerçekleşmemesi, gelecekte görülebilen birtakım davranış bozukluklarının sebebi olarak gösterilmektedir. Yine bu dönemde annenin yokluğundan kaynaklanan “duygusal yoksunluk” gerek zihinsel gerek duygusal ve sosyal gelişim gerilemesine ve gecikmesine neden olabilmektedir.

Hayatın ilk yılında bebeğin psiko-sosyal görevi, güvenmeyi öğrenmektir. Bebek ile annesi arasındaki ilişkiden doğan güven duygusu, insanın ileride kuracağı kişiler arası ilişkilerin temelini oluşturur. Bebeğin ihtiyaçlarına annenin yerinde ve zamanında yönelebilmesi, onun sıkıntılarını giderebilmesi, sözsüz dilini anlayabilmesi anneyle bebek arasında kurulan karşılıklı anlayış ve güvenin temelini oluşturur.

Anne bebek arasındaki ilişki öncelikle bebeğin fiziksel ve ruhsal gereksinimlerini doyurur. Her çocuk biyolojik ve genetik yapısı, zekâ, duygusal ve sosyal gelişimi açısından başkalarından, hatta öz kardeşlerinden farklıdır. Bu nedenle çocuk yetiştirmenin ustalığı, her çocuğa göre ayrı ve her çocuğun içinde bulunduğu döneme uygun düşecek biçimde farklı davranabilmekte yatar.

Sağlıklı anne çocuk ilişkisinin oluşumunda annenin ruh sağlığı büyük önem taşımaktadır. Mutsuz bir evlilik sonucu, annenin eşinden yeterli ilgi görememesi, ailenin ekonomik sıkıntıları, babanın, çocuğun doğumunu isteksiz bir şekilde karşılaması, annenin gerginliğini artıran, dolayısıyla anne çocuk ilişkisini zedeleyen etmenlerdir.

İki yıl içinde anne-çocuk arasındaki duygusal ilişkiler, gelişmenin temelini oluşturur. Bebeğine karşı sıcak bir yaklaşım içindeki anne, dil gelişimi açısından “cıvıldama” evresini yaşayan 3 ay dolaylarındaki bebeğiyle adeta sohbet eder. Bu iletişim gelişiminin tümünü özellikle dil gelişimini olumlu açıdan etkiler. Annenin okşayarak, besleyerek, oynayarak çocuğuyla kurduğu diyalog, duygusal doyumun sağlanmasına ve anne-çocuk arasındaki köprünün pekişmesine neden olur.