ÇOCUK VE DİSİPLİN

Disiplin, içsel denetimi sağlamak amacıyla bireyin kendisi ve çevresiyle uyumlu yaşayabilmesini sağlayan kural ve sınırların tümüne denir. Disiplin, sorumluluğun içselleştirilmesiyle sağlanabilir.

Disiplin, çocuk eğitiminde sağlıklı tutum ve kuralları içerir. Çocuğa aile içinde birtakım kurallar olduğu hissettirilir. İlk toplumsal kuralları da burada öğrenir.

Disiplin, öğretici, düzenli davranış ve yetkinlik kazandırıcı yetiştirme demektir. Kuralları öğretmek ve çocuğu düzene sokmak yetmez, çocuk denetim altında değilken de öğrendiklerini uygulayabilmelidir. Tek başına kaldığı zaman da kurallara uyuyor, davranışlarını kendi düzenleyebiliyorsa yetiştirme başarılı olmuş sayılır. Bu çocuğa kazandırdığımız vicdan eğitimi ile olur. Bu da toplumsal değerleri alarak kazanılır. Ayıp, yasak, günah kavramları da bu toplumsal değerler içerisindedir. Disiplin, insanın elini kolunu bağlayan yasaklar değil, özgürlüğün en uygun bir biçimde kullanılmasını sağlayan kurallar bütünüdür.

Ailede izlenen tutarlı bir yöntem yoksa disiplinden söz edilemez. Anne-baba çocuğa karşı tutum ve davranışlarında dengeli ve kararlı olmalıdır. Annenin cezalandırdığı davranışı, baba bağışlarsa disiplinin eğitimsel yönü kalmaz.

Çocuğun sağlıklı kişilik ve toplumsal gelişimi için ailede tutarlı bir disiplin uygulanması gerekir. Aşırı baskını çocukta bunalıma neden olduğu ve topluma uyumu engellediği araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Çocuğa toplumsal yaşamın gerektirdiği kurallara uyma bilinci ilk çocukluk döneminden itibaren verilmelidir. Çocuk kurallara uymayı bu dönemde oyun yoluyla kazanır. Bunun için anaokulları en uygun kuruluşlardır.

Disiplin ceza değildir!

Disiplin ve fiziksel ceza aynı şey değildir. Araştırmalar vurmak, tokat atmak veya sözel saldırılarla disiplinin sağlanamadığını gösteriyor. Bu tip cezalar kısa dönemde hızlı sonuç veriyor gibi gözükse de uzun dönemde kalıcı zararlar doğurmaktadır. Fiziksel cezalar utanç ve umutsuzluk duyguları yükleyerek çocuğun kendisine saygısını yitirmesine neden olabilir. Ayrıca çocuğa şiddetin geçerli ve uygun bir davranış olduğu, güç kullanarak istediklerini elde edebileceği kavramı öğretilmiş olacaktır.

Çocuklara doğru davranışı öğretirken ceza yerine, nasıl davranıp nasıl davranmayacaklarını ve bunların nedenlerini açıklamak gerekir. Büyükler yasaklar yerine geçerli olan davranışların altını çizmelidirler. Örneğin, “Giyeceklerini yere atma!” yerine, “Lütfen giyeceklerini yerden kaldır çünkü yeri süpürmem gerekiyor.” demelisiniz.

Çocuklarda Disiplinin Amaçları:

Bazı ana babalar çocuğu hayata hazırlamak amacıyla, disiplin uygulayarak çocuğun kişiliğini ezerler. Bu çocuğun kişiliğini bulmasını zorlaştırır. Disiplin oldukça önemlidir. Çünkü çocuğun hayatı anlaması, iyi ile kötüyü ayırt etmesi kısaca kendini denetleyip, kontrol etmesi alacağı disipline bağlıdır. Disiplin, çok sert ya da çok kızgın bir şekilde olmamalıdır. Bunun yerine kararlı ve tutarlı olmalıdır. Çocuğa verilen cezalar da çok önemlidir. Anne ve baba çocuğa ceza verirken onun psikolojisini ve kurduğunuz iletişimi bozmayacak şekilde olmalıdır. Çocukla kurulmuş olan iletişim bozulduğu an, çocuk artık konuşmak istemeyebilir. Ya da konuşmaları daha kısa yapmak isteyebilir. Disiplin ceza ile olmayacağı gibi, çocuk belli davranışlarına hâkim olmayı da ceza ile değil sevgi, ilgi ve hoşgörü ile disiplinli bir şekilde öğrenecektir. Çocuğun yaptığı davranışa ceza vermek olayı sadece bir süreliğine bastırır. Çocuk aynı hareketi başka bir gün mutlaka yine yapacaktır. Bu yüzden çocukla konuşarak hoşgörü ile bu davranışın yanlış olduğu çocuğa anlatılmalı ve olay kapatılmalıdır. Cezaya dayanarak disiplin vermek oldukça yanlıştır.
Disiplinin 3 Temel Amacı Vardır:

• Çocukta sevgi ve güven ilişkisini geliştirmek.
• Çocuğun benlik değerinin temelini atmak.
• Çocuğun başkalarını anlayarak ve onların kişiliklerine saygı göstererek model görevini gerçekleştirmek olarak sıralanır.

Disiplinin Faydaları:

• Düşünerek kurallara uygun davranma becerisini geliştirme.
• Hareketlerinin doğuracağı sonuçları mantık çerçevesinde algılama.
• Okul veya okul dışında başarılı bir yaşam sürdürmelerini sağlayacak bilgi ve kuralları öğrenme.
• Diğerlerinin de uyduğu ortak kurallara göre davranma.
• Aile ve toplumun değer yargılarını anlamalarına yardımcı olur.
• “Disiplinin amacı, çocukların problemler karşısında kurallara uygun ve mantıklı çözümler üretmelerini sağlamaktır.”

Anne Babalar İçin Disiplin İpuçları:

• İyi örnek olun. Eğer çocuğunuzun problem çözmek için şiddete başvurmasını istemiyorsanız fiziksel ceza vermeyiniz.
• Sınırları çiziniz ama çok sayıda kural koymayınız.
• Bir kural koymadan önce kendinize şunları sorunuz: Bu gerekli mi? Bu kural çocuğun sağlık ve güvenliğini sağlıyor mu? Başkalarının haklarını ve mallarını gözetiyor mu?
• Kurallar basit ve anlaşılır olsun.
• Aile Kuralları oluşturulurken çocuk ta katılırsa onları daha dikkatle uygulayacak, daha az çiğneyecektir.
• Çocuklar bir kuralı ihlal ettiğinde sonucunun ne olacağını iyi anlamalıdırlar. Örneğin, 4 yaşındaki çocuğunuzun tek başına karşıdan karşıya geçmesi yasaksa ve o bu kuralı ihlal ederse cezasını uygulamaya kararlı olmalısınız.
• Esnek olun. Bu kurallar çocuklar küçükken geçerlidir. Ancak onlar büyüdükçe daha fazla özgürlük isterler.
• Unutmayın, her çocuk farklıdır. Onların kendilerini kontrol etme becerilerini geliştirmelerine izin verin. Küçük çocuklar her zaman kurallara tamamen uyacak beceriyi gösteremeyebilirler.
• Örneğin, yemekten önce kurabiye yemesine izin verilmeyen 5 yaşındaki çocuğunuz direnirse kurabiye kavanozunu göz önünden kaldırarak, ona sizce uygun başka bir yiyecek teklif edin.
• Çocuğunuzun, sizi ve başkalarını rahatsız eden davranışları olursa çocuğunuza hemen söyleyin. Problemleri biriktirmeyin. Kararlı olun.
• Ailenin diğer bireyleriyle de disiplin kuralları konusunda hemfikir olun. Bu şekilde çocuk kurallara uymadığı zaman neler olacağını bilecektir.
• Çocuklarınızın iyi davranışlarını, başarılarını övün. Onun çabalarını takdir ettiğinizi bilsin.
• Çocuğunuzla güç savaşına girmekten kaçının.
• Disiplin, kazanan ve kaybedenin olduğu bir oyun değildir. Siz çocuğunuzun kurallara uymasını beklersiniz, o sizden dürüstlük bekler.
• Onun sizinle aynı fikirde olmayacağı zamanlar olacaktır. Buna saygı gösterin, pozitif öneriler getirin. Eleştirmeyin. Eleştirerek çocuğunuzun gücenmesine, kızgın olmasına veya kendini aşağılamasına neden olabilirsiniz.
• Bağımsızlık duygusunu ve sorumluluk almasını destekleyin.
• Espri anlayışınızı kaybetmeyin.
• Onları ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin. Uygun davranmadıklarında çocuğunuzu değil, o davranışı sevmediğinizi açıkça belirtin ki sevginizden şüphe duymasın.

ÇOCUK VE KIYASLAMA

Derslerinde başarılı olamayan 9 yaşında bir çocuk sene sonunda zayıflarla dolu karnesini eve getirir. Annesi karneye baktıktan sonra:
“Üzülme oğlum, seneye çok çalışır, hepsini de düzeltirsin,” diye moral verir.
Birkaç saat sonra 50 yaşlarında olan baba kahveden eve gelir ve hemen çocuğuna:
“Getir şu karneni de bir bakalım!” der.
Çocuk odasına gidip karnesini getirir. Karneye bakan baba, kızgın ve öfkeli bir şekilde çocuğunun kulağından tuttuğu gibi:
“Bu ne lan, eşek sıpası! Niye derslerine çalışmıyon sen! El âleme bizi rezil ediyon! Şimdi ben sana ne yapayım? Utanmıyo musun, bu karneyi eve getirmeye? Atatürk senin yaşındayken okulunun birincisiydi!” diye başlar, bağırıp çağırmaya.
Canı acıyan çocuk, babasının elinden kurtulduğu gibi annesinin arkasına gidip saklanarak, yüksek ve kızgın bir sesle babasına:
“Atatürk benim yaşımdayken okul birincisiydi. Bu doğru, fakat senin yaşındayken de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı’ydı!” der.

Kıyaslama davranışı psikolojide genelde olumsuz etkileriyle anılır. Özellikle çocuk psikolojisinde, kişiye geri dönüşü mümkün olmayan zararlar vermesinden dolayı asla tasvip edilmez.

Anne-babanın çocuktan “iyi” ve “başarılı” olmasını beklemesiyle onu kendi zihnindeki kalıplara uygun olduğunu düşündüğü kişilerle kıyaslayarak çocuğun zor durumda bırakılması aynı şey değildir.

Kıyaslama çocuk eğitiminde en sık yapılan hatalardan biridir. Anne-babalar çocuklarını zihinlerindeki çocuk kalıbına uygun başka çocuklarla kıyaslayarak -belki de onları motive ettiklerini düşünerek- faydalı olmaktan çok zarar vermektedirler. Çünkü gerek derslerdeki başarısı gerekse diğer özellikleri başkalarıyla kıyaslanan çocuk mutsuz olacaktır. Bu durumda çocuklar, kardeşini, arkadaşlarını kıskanabileceği gibi ayrıca ailesi öğretmenleri ve çevresiyle ilişkileri bozulabilir. Sürekli başkalarıyla kıyaslanan çocuk, çevresine karşı olumsuz tepkiler geliştirebilir. Ailesine karşı gizli bir nefret besleyebilir. Kıyaslama hem anne-babayı hem de çocuğu olumsuz etkileyen bir durumdur. Aile çocuğunun yetersiz olduğu düşüncesine kapıldığı için onu kıyaslarken çocuk ise sevilmediği, değerli olmadığı fikrine kapılacaktır.

Kıyaslamanın Çocuk Üzerindeki Etkileri:

Kıyaslamalar çocuğun, kendisini yetersiz hissetmesine ve özgüveninin sarsılmasına yol açar. Yetersizlik duygusu ise çocuğa öfke, kıskançlık, mutsuzluk, hırçınlık, küskünlük yaşatır. Bu olumsuz yaşantılar neticesinde çocukta içe kapanma, çekingenlik ya da tam tersi saldırganlık, uyumsuzluk gibi sosyal davranışları ketleyen birçok yeni durum ortaya çıkar. Özellikle de çocukta oluşan “Beni anlamıyorlar!” düşüncesi, onu yalnızlığa iter ve anne-babasından uzaklaşmasına sebebiyet verir.

ÇOCUK VE ÖZGÜVEN

Bir delikanlı şiirlerini, o devrin en büyük yayıncılarından birine göstererek:
“Bunları satmak istiyorum,” dedi.
Yayıncı şiirlere bakıp:
“Bunları basmam, çünkü hiçbiri beş para etmez!” diye genci tersledi.
Delikanlı kendinden emin:
“Yazık. Büyük bir serveti kaçırdınız. Çünkü ilerde yazacağım bütün eserlerin telif hakkını size satmak istiyordum.”
Yıllar geçti o genç çok büyük bir yazar oldu. Adı da Victor Hugo idi.

 

Özgüven, kişinin hayatıyla ilgili aldığı kararları gerçekleştirebilmesi için kişiye cesaret veren bir güçtür. Bu cesaret veren güç, tüm bireylerin ihtiyaç duyduğu, yaşamda sorunların ve sorumlulukların daha kolay üstesinden gelmesini sağlayacak bir duygudur. Yani bir insanın mutlu ve başarılı bir hayat sürmesi için ihtiyaç duyduğu bir kişilik ögesidir.

Özgüven gelişimi her çocukta değişim gösteren karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle özgüveni geliştirmek için çocuğu iyi tanımak önemlidir. Özgüven gelişimi yaşamın ilk yıllarında‚ bebekler anne-babalarıyla veya kendilerinden sorumlu yetişkinlerle bağ kurduklarında başlar. Okul çağına geldiklerinde çeşitli sorumluluklar almaya hazırdırlar. Yaşlarına uygun sorumluluklar almaları ve takdir görmeleriyle kendilerine olan güvenleri artar. Bu dönemde çocuklar kendilerini başarılı hissetmelerini sağlayacak etkinlikler ve etkileşimler ararlar. Bu nedenle çocukların çabalarını takdir etmek ve başarma duygusunu ortaya çıkarmak büyük önem taşır. Arkadaşlarından aldıkları geri bildirimler ve bir gruba ait olma duyguları da önemli olmaya başlar.
Çocuklar, olgunlaştıkça sahip oldukları becerileri kendileri değerlendirmeye, özgüvenlerini biçimlendirmeye başlarlar. Bunu yaparken ailenin yanı sıra öğretmenler ve yaşıtları gibi diğer kaynaklardan da beslenirler. Okul, bu anlamda çok önemli bir kaynaktır. Bu nedenle ebeveynlerin‚ çocuklarının okulla ilgili söylediklerini dikkatle dinlemeleri, sadece okulda yaptıklarını değil, bunlar hakkında hissettiklerini de duymaya çalışmaları önemlidir.

Çocukların özgüvenini arttırmak için neler yapılabilir?

• Var olmalarının sizin için ne kadar önemli olduğunu onlara hissettirin. Onlara olan sevginizin başarı ya da başarısızlıklarına bağlı olmadığını, var olmalarının sizin için ne kadar önemli olduğunu ve ne olursa olsun onları daima seveceğinizi söyleyin.
• Kendilerine olan özgüvenlerinde sarsıntı gördüğünüz an harekete geçin. Unutmayın kendine özgüven duymak kendini beğenmişlik ya da kibirlilik demek değildir. Özgüven sadece olduğu gibi kabul edilmiş olmanın verdiği kendini rahat, iyi ve güvenlik içinde hissetmektir. Başarısı ile şımaran, kibirli davranışlar gösteren çocuğun kendisine olan özgüveni yok ya da düşük demektir.
• Çocuğunuza gerçek özgüveni sağlamasında yardımcı olun. Çocuğunuzun zayıf yanlarını görmezlikten gelmeyin, dürüst olun, ama onları eleştirmeyin. Çocuklar kendilerindeki eksiklikleri ve kusurları kabullenmelidir. Bunun yanı sıra iyi ve kuvvetli oldukları yanları ile gurur duyabilmelidirler.
• Çocuğunuza kendisine has yeteneklerini ortaya çıkarmasında yardımcı olun. Çocuklar birbirlerinden farklıdır. Her çocuğun farklı özellikleri ve yetenekleri vardır. Hepsinin başarılı olduğu alanlar değişiktir. Çocuklarınıza kendi ilgi alanları ve yetenekleri doğrultusunda faaliyetlere katılma imkânı sağlayarak onları araştırmaları ve yeni şeyler keşfetmeleri için destekleyin. Böylece kendilerinde var olan yeteneklerin ortaya çıkmasını sağlayarak kendilerine özgüven duymalarını sağlamış olursunuz.
• Yaptıkları ve ilgilendikleri şeylerin sizin için önemli ve değerli olduğunu gösterin. Katıldıkları faaliyetleri ve ilgilendikleri şeyleri sorun, okulda katıldıkları faaliyetlerin gösterilerine gidin. İlgilendiği şeylerle ilgili okuduğunuz bir yazı ya da resmi onunla paylaşın. Çocuklara eğlenceli veya yararlı olan etkinlikleri önerin. Fakat onu önyargılı davranmaya zorlarsanız, çocuk kendisinin yeterince iyi olmadığı mesajını alacaktır.
• Evinizde herkesin birbirine güveneceği bir ortam oluşturun. Duygularını, düşüncelerini, sevgisini, başarı ya da başarısızlıklarını, hayal kırıklıklarını aile fertleriyle rahatça paylaşabilen çocuklar özgüvenli olurlar. “Söylediğin kadar da kötü değilmiş” ya da “Geçer canım merak etme” şeklinde cevap verme yerine, onların duygu ve düşüncelerini ciddiye alın.
• Çocuğunuza kendi davranışlarınızla örnek olduğunuzu unutmayın. Çocuklarınıza, onlarda görmek istemediğiniz davranışlarda bulunmayın. Unutmayın çocuklar size sizin onlara davrandığınız gibi davranacaklardır. Sinirlenip onlara bağırdığınızda bunu şiddet olarak değerlendirecektir. Kendisi de kızdığında bağırmanın fiziksel veya sözel şiddet uygulamanın normal olduğunu düşünecek, kendi ilişkilerinde de bu yolu tercih edecektir.
• Beklentileriniz çoğunuzun seviyesinde olsun, onu aşacak beklentilerden kaçının. Her çocuğun farklı yapabilme kapasitesi ve seviyesi vardır. Çocuğunuzun bir şeyi yapamayacağını bildiğiniz hâlde bunu ondan bekleyip sonunda hayal kırıklığı yaratmayın. Ulaşabilecekleri hedefler amaçlayıp başarılı olmalarını sağlayın.
• Çocuklarınıza sorumluluklar verin. Kendisine güvenilip sorumluluk verilen çocuklar kendilerini yararlı ve önemli hissederler. Sadece çok özel yetenek ya da başarılarına değil her şeyine değer verdiğinizi ve takdir ettiğinizi belirtin. Küçük bile olsa yaptığı güzel bir şey ya da davranışı için onu övün ve bunun ne kadar önemli olduğunu belirtin. Ama anne babanın en önemli etkileme aracının, çocuklarıyla olan ilişkisi olduğunu her zaman hatırlayın. Çocuğunuza değer veren bir ilişki, doğal olarak onun özgüvenini artırır. Koşullu sevgi çocuklarda korkular, bağımlılıklar ve özgüven sorunları doğurur. Kişi ve davranışı birbirinden farklıdır. Bir çocuğun kişiliğini onun davranışıyla karıştırmayın. Çocuklarınızı yaptıkları şeyler yüzünden değil, kendileri oldukları için sevdiğinizi belli edin.
• Ne yaparlarsa yapsınlar onlara sevgi ile emniyette olduklarını hissettirin. Çocuklarınızı disipline edin ama bunu hiçbir zaman sinirle ve katı kurallarla yapmayın. Onları disipline etmeniz katı kurallarla katı cezalar verme şeklinde olmasın. Çocuklar adaletsiz davrandığınızda bunu çok iyi bilirler. Onların güvenini sarsmayın.
• Birlikte vakit geçirin. Ortak yapacağınız faaliyetler bulup birlikte zaman geçirin. Onların özgüvenlerini sağlayacak sözlerde bulunun. “Yardımların çok işime yaradı, teşekkür ederim” ya da “Bak bu aklıma gelmemişti bu konudaki fikrini çok beğendim” gibi sözlerle onların katkılarına değer verdiğinizi gösterin.

 

ÇOCUK VE SORUMLULUK DUYGUSU

Vaktiyle her türlü maddi imkâna sahip olmasına rağmen can sıkıntısından, hayatın yaşanmaya değmez olduğundan yakınan bir Prens vardı. Kardeşleri, arkadaşları gezer, ava gider, eğlenirken o odasına kapanır, sürekli düşünürdü. Oğlunun bu hâline Hükümdar babası çok üzülüyordu. Bir gün Hükümdar, ülkesinin en bilge kişisini sarayına çağırtıp, ona oğlunun durumunu anlattı ve buna bir çözüm bulmasını istedi. Bunun için Bilge’ye bir hafta mühlet verdi. Bir hafta içinde bir formül bulamazsa bunun hayatına mal olabileceğini de hatırlattı.

Yaşlı Bilge üç beş gün düşünüp taşındı; aklına hiçbir çözüm gelmedi. Bu nedenle canını olsun kurtarmak için ülkeyi terk etmeye karar verdi. Üzgün, dalgın bir şekilde ülkeyi terk ederken, bir köyün yakınında koyunlarını, keçilerini otlatan küçük yaşta bir çobanla bir süre ahbaplık etti. Bundan cesaret alan küçük Çoban yaşlı dostuna:
“Amca şu hayvanlarıma biraz göz kulak oluver de ben de şu görünen köyden azık alıp geleyim, bugün azık almayı unutmuşum,” dedi.
Bilge de zevkle kabul etti. Bilge, kafası, karşılaştığı olaylarla meşgul bir hâlde hayvanlara göz kulak olurken, bir keçi yavrusu kenarında oynamakta olduğu uçurumdan aşağı yuvarlanıverdi. Aşağı inip onu kurtarmadıkça kendi kendine kurtulması da mümkün değildi. Bilge küçük çobana verdiği sözü doğru dürüst tutabilmek için kuzuyu kendisi kurtarmaya karar verdi. Bu amaçla uçurumun dibine indi. Önce kuzuyu sırtına bağladı, sonra tırmanmaya başladı. Birkaç tırmanma başarısızlıkla sonuçlandı. Ama Bilge yılmadı. Uğraştı, didindi, zorlandı ama sonunda kuzuyu yukarı çıkarmayı başardı. Küçük dostuna verdiği sözü tutabilmek, bunun için de kuzuyu uçurumdan çıkarmak bir süre kafasını öyle meşgul etti ki kendini bu işe o kadar verdi ki başından geçmekte olan olayı, canını kurtarabilmek için ülkeyi terk etmekte oluşunu unuttu. Fakat bu durum onun kafasında bir şimşek çakmasına sebep oldu. Şöyle düşündü:
“Bir kimse ciddi olarak bir işle meşgul olur, bir girişimde bulunup onu başarı ile sonuçlandırmak arzusu benliğini tam olarak kaplarsa, o kimse için can sıkıntısı, eften püften olayları kafasına takmak diye bir şey söz konusu olamaz. Bu gerçek; herkes, dolayısıyla hükümdarın oğlu için de geçerlidir.
Bilge artık kaçma fikrinden vazgeçip hemen geri döndü ve Hükümdar’ın huzuruna çıkarak şu çözümü sundu:
“Hükümdar’ım, eğer oğlunuzun can sıkıntısından kurtulmasını, hayata bağlanmasını istiyorsanız ona bir sorumluluk yükleyin, zamanını kaplayıcı bir meşguliyet verin. Can sıkıntısının, yaşamaktan şikâyet etmenin ana sebebi başıboşluktur. Oğlunuza yükleyeceğiniz sorumluluk ne derece ciddi, sonucu ne derece ağır olursa, kendini o ölçüde can sıkıntısından kurtaracak, yaşama mücadele ve azmi o derece artacaktır.”

 

Sorumluluk, kişinin kendine ve başkalarına karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerini zamanında yerine getirmesi zorunluluğudur.

Sorumluluk, karakterin en önemli ögelerinden biridir. Sorumlu olan kişi kendi üzerine düşen görevleri ve işlevleri zamanında ve istenilen şekilde istenilen biçimde yerine getirmek zorundadır. Sorumluluk duygusu ya küçük yaşta doğal olarak var olan çevre dolayısıyla insanın içinde yer eder veya daha sonra dışardan verilen eğitimle yaratılır. Sorumsuz insan sürekli başkaları tarafından güdülen insandır. Sorumlu insan ise, yapılması gereken bir işi zamanında yapabilmek için inisiyatifi ele alıp kendiliğinden harekete geçebilen insandır. Sorumluluk, varoluşçu felsefe anlayışının en önemli ögesi hâlindedir.

Sorumluluk sahibi çocuklar:

• Kendi kararlarını verebilen,
• Karar alırken ellerindeki kaynakları kullanabilen,
• Değer yargılarını gözeten, bağımsız davranabilen,
• Kendine güvenli,
• Başkalarının haklarını çiğnemeden kendi ihtiyaçlarının karşılayabilen çocuklardır.

Sorumluluk, erken çocukluk dönemlerinden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saça da olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak, yaşına ve cinsiyetine göre sofra hazırlığı veya araba temizliği gibi konularda onun yardımını beklemek sorumluluk konusunda çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de arttıracaktır.

Sorumluluk kazandırmanın en uygun olduğu belli bir yaş yoktur, ama çocuğun kendi başına bir işi yapmaya istekli ve hazır olduğu zamanlar vardır, bu zamanlarda ona gerekli imkânlar hazırlanmalıdır. Yaş ne olursa olsun sorumluluk almayı öğrenmenin anlamı, şu üç alanda kabul edilebilir davranışlar gösterebilmektir:

• Kurallara uyma.
• Sağduyu kullanma.
• Başkalarına ve onların sahip olduklarına karşı saygı ve özen gösterme.

 

Sorumluluk Kazandırmada Ana-Babaya Düşen Görevler:

• Çocuğunuz sizinle işbirliği yapsa da yapmasa da koşulsuz sevgi ve onay gösterin. Çocuğunuz her ne yaparsa yapsın ona değer verdiğinizi ve kabul ettiğinizi bilmesini sağlayın.
• Çocuğunuzun size bağımlı olduğunu düşünüyorsanız koruyucu tutumunuzu değiştirin.
• Sürekli sorumsuz davranan çocuklar anne babaları tarafından sorumlu davranmalarına izin verilmeyen çocuklardır.
• Çocuğunuzun kendi davranışlarının sorumluluğunu almasına ve iyi gitmeyen davranışlarını değiştirmesine fırsat verin.
• Çocuğunuzun yaşına uygun sorumluluklar listesi hazırlayın. Sorumluluğunu üstlenmek istediği işleri bu listeden seçmesine fırsat verin ve onun doğru kararlar verebileceğine olan güveninizi koruyun. Bu listeden seçim yapması konusunda onu zorlarsanız ya da yapacağı işleri siz seçerseniz sorumluluk duygusunu geliştirmeniz zorlaşır.
• Ev ile ilgili sorumlulukları çocuklarınız arasında paylaştırırken adil olun. Bunun en iyi yolu işlerin sırayla yapılmasıdır.
• Çocuğun kırıp dökmesinin ve yaşadığı olumsuz deneyimlerin, öğrenmenin gerekli şartı olduğunu unutmayın.
• Çocuğunuzun yaptığı yanlış seçimlerin (hayatını tehlikeye atmadıkça) sonuçlarını yaşamasına izin verin ki onlardan bazı dersler çıkarabilsin.
• Çocuğunuza yardım edeyim derken, onun sorumluluğunun gelişmesini engelleyebileceğinizi unutmayın. Eğer işin nasıl yapılabileceğini bilmiyorsa ona işin nasıl yapılacağını gösterin.
• Çocuğunuza uygun model oluşturun. Çünkü sorumluluk kazandırmak istediğiniz hâlde sizin sorumluluklarınızı yerine getirmemeniz onu olumsuz etkileyecektir. İşe yaramayan davranış, inanç ve tutumlarınızı değiştirmeye istekli olun.
• Çocuğunuz sorumluluklarını yerine getirmediği zaman ne gibi ceza veya yaptırımlarla karşılaşabileceğini söylemek yerine işini bitirdiğinde onu manevi yönden destekleyerek (aferin, çok güzel oldu, teşekkür ederim gibi) güven duygusunun ve sorumluluk bilincinin gelişmesini sağlayın.

ÖRNEK (ÖZDEŞİM MODELİ) OLMAK

Bir akşam değerli bir dostum telefonla bizi arayarak:
“Yarın akşam bir konsere gideceğiz. Eğer zamanınız varsa bizim çocuklara bakabilir misiniz?” dedi.
Biz de:
“Elbette, hem de seve seve,” dedik.
Ertesi gün ben ve eşim akşam arkadaşımın evine gittik. Hep beraber yemek yiyip çay içtikten sonra arkadaşım:
“Bize müsaade, gece görüşmek üzere,” diyerek hanımıyla birlikte evden ayrıldılar.
Arkadaşımın iki çocuğu var. Birisi 6 yaşında Utku, diğeri ise 2 yaşında Defne. Çocuklar bizi önceden tanıdıkları için herhangi bir yabancılık çekmediler. Her ikisi de birlikte oynamaya başladılar. Biz de televizyon izlemeye başladık. (Özellikle belirtmek isterim ki biz aile olarak televizyona düşkün kişiler değiliz. Tam 3 yıldır evimizde televizyon yok. Zamanımızı gezme, kitap okuma, arkadaş ziyaretleri gibi sosyal aktiveler yaparak değerlendiriyoruz.) Derken zaman hızla geçti ve saat 21.00 olunca, çocuklara dönüp:
“Artık yatma zamanınız geldi. Hadi yatağınıza!” dedim.
Utku yanıma gelerek:
“Amca yarın cumartesi ve okul yok. Biraz daha oynayalım mı? Hafta sonu annem babam geç yatmamıza hep izin veriyor,” dedi.
Ben de:
“Tamam. Size bir saat daha süre veriyorum. Sonra yatağa,” dedim. Aldığım cevap:
“Tamam, amca!” oldu.
Derken saat 22.00’ye geldi ve ben:
“Süre doldu. Hadi ikiniz de yatağa!” dedim.
Utku itiraz etmeden odaya doğru yürüdü. Defne sözümü duymazlıktan geldi. Niyeti sabaha kadar oynamaktı. Ben tekrar:
“Defne! Hadi yatağa. Uyuma zamanın geldi,” dedim.
Defne, yine beni duymak istemedi. Ben de sinirli bir şekilde bakarak:
“Defne! Beni duyuyor musun? Hadi yatağa. Uyuma zamanın geldi,” dedim.
Defne bana sinirlice baktı ve hiçbir şey demeden odaya doğru yürüdü. Eşim de:
“Gidip çocuklara geceliklerini giydirip yatırayım. Birazdan gelirim,” diyerek arkalarından odaya doğru yürüdü.
Ben de televizyon izlemeye devam ediyorum. 15 dakika sonra eşim yanıma gelip:
“Defne bana ne dedi biliyor musun?”
“Ne dedi küçük cadı?” dedim.
“Defne ile birlikte ben de yatağa uzandım. Defne uykuya dalmıştı. 10 dakika sonra birden uyandı ve elleriyle gözlerini ovalayarak:
“Amca bize, gidip uyuyun diyor ama kendisi gidip uyumuyor, televizyona bakıyor,” dedi.
“Ciddiden öyle mi söyledi?” dedim.
“Evet, öyle söyledi küçük cadı,” dedi.
“Eyvah! Karizmam yerlerde sürünüyor. Rezil oldum,” deyip gülüştük.
İşin şakası bir yana, Defne burada çok haklı. Normalde önce ben ve eşim yerlerimizden kalkarak, televizyonu kapatıp:
“Uyku saati geldi. Hepimiz de yatmaya gidiyoruz,” diyerek çocukları odalarına götürüp, peşinden de hemen ışıkları söndürmemiz gerekiyordu.
Tabii ki bu yapmış olduğum davranış bir istisnaydı ve istisnalar kaideyi bozmaz. Her zaman söylüyorum. Eğer çocuklara iyi bir model yani örnek olmak istiyorsak, önce kendi hareketlerimize dikkat etmeliyiz. Çünkü çocuklar ne söylediklerimize değil ne yaptıklarımıza bakıyorlar.

 

“Model olmak” bireyin içinde bulunduğu grubun bir üyesinin düşünce ve davranışlarını izleyip, aynısını taklit etmesi, kendisine örnek yani model almasıdır. Çocuklarımız bizim ne söylediklerimize değil ne yaptıklarımıza bakarlar ve ona göre davranırlar. Yani bizi örnek alırlar. Diğer bir ifadeyle, bizi “model” olarak görürler.
Çocuklar okula başlamadan önce kendisini özdeş tutacağı bir model olarak anne-babasını alır ve onların özellikleriyle değer yargılarını benimseyip, hareket, konuşma vb. davranışlarını taklit etmeye çalışır. Erkek çocuk babası gibi olmak ister. Çünkü babası onun gözünde dünyanın en yakışıklısı, en güçlüsü ve en akıllısıdır. Onun gibi giyinmek, davranmak ister. Kız çocuk ise anneye harandır ve annesi gibi giyinmek, süslenmek ister. Çünkü dünyada annesinden daha güzel, daha iyi ve daha akıllı bir kadın yoktur. Okul dönemlerimde ise bir öğretmenini de model alarak, onun gibi yaşamak isteyebilir.
Her ne olursa olsun, çocuğun anneyi, babayı, dayıyı, teyzeyi, öğretmeni ya da herhangi birini model olarak alması, kendisinin gelecekteki kişilik yapısını, duygu ve düşüncesini doğrudan etkilemektedir.
Özellikle anne baba, çocuğa ne kadar iyi örnek ve model olursa çocuk ona göre şekil alır. Anne babanın dikkat etmesi gereken nokta, çocuğun “aileden aldığı örneklere daha sıkı bağlanma” özelliğidir. Bu nedenle anne baba çocuğa iyi bir örnek olabilmek için büyük çaba sarf etmelidir. Çocuk söylenilenlerden çok davranışlara bakar. Nasihat yerine model ister.
Bir de çocuklarımızı iyi yetiştirmek için onları sürekli olarak ikaz etmek, yaptıkları yanlışları düzeltmeye çalışmak ve her yaptığını kritize ederek onları yanlışlardan uzak tutmaya çalışırız. Ancak bu davranışlarımız onları doğru yöne yöneltmeye yetmiyor. Biz onları düzeltmeye çalıştıkça onlar da yaptıkları yanlışlara daha çok sarılıyorlar.
Günümüzde en sık rastladığımız diğer bir sorun da birçok annelerin ortak derdi çocuklarının bilgisayar, televizyon, vs. başından kalkmamasıdır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi anne ve babanın çocuklarıyla yeterince baş başa zaman geçirmemeleridir. Daha doğrusu çocuklarını devamlı geri plana atmalarıdır. Aşağı yukarı çocuğu olan her ailenin çocuk odasında mutlaka ya bilgisayar, ya televizyon ya da oyun aletleri vardır. Bu tip ailelerin büyük bir çoğunluğu, çocukları tarafından rahatsız edilmemek için bu yöntemlere başvurmaktadır. Nasıl mı? Annenin, “Ben komşuya gidip bir çay içeyim ya da rahatça dizimi izleyeyim.” diyerek çocuğu aletlerle odada tek başına bırakması, yani çocuk gelip başımı ağrıtmasın mantığı gütmesidir. Babalar için de bu yöntem geçerlidir. Babanın, “Yavrum, işten geldim, çok yorgunum.” Ya da, “Bir arkadaşa, kahveye -vs. yere- gitmem lazım, sen git odanda televizyon izle, chat yap, oyun oyna…” gibi bahaneler uydurmasıdır. Bu tür davranışlar çocukların gelişimini olumsuz yönde etkilediği gibi anne ve babanın da kötü bir model olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, çocuğunuzla olan bütün iletişimlerinizde, yaptıklarınıza ve söylediklerinize dikkat etmeniz gerekiyor. Aksi hâlde, ileride bunları değiştirmeniz güç olabilir. Birkaç örnek verecek olursak:
• Çocuklar ne söylediklerimize değil ne yaptıklarımıza bakarlar. Mesela, kitap okuyorsak onlar da kitap okurlar.
• Devamlı yalan söylüyor, sözlerimizde durmuyorsak, onlar da yalan söylemeyi, güven duymamayı öğrenirler.
• Sinema, tiyatro, konser vs. gibi sosyal etkinliklere gidiyorsak, çocuklarımız da sosyal insan olurlar.
• Sağlığımıza önem veriyor, düzenli ve temiz yiyip içip, giyiniyorsak, çocuklarımız da bizler gibi sağlıklı, düzenli ve temiz olmaya önem verirler.

Kısacası, dünyadaki en değerli varlıklarımız olan çocuklarımıza iyi bir model olmak istiyorsak, attığımız her adıma ve söylediğimiz her söze dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü sonuçta bizi model alıyorlar. Bu yüzden onlara çok müdahale etmek yerine onların yapmasını istediğimiz davranışı biz yapalım ki onlara örnek olalım. Yani görerek öğrensinler.

ÇOCUK VE DÜRÜSTLÜK

Bir zamanlar iyice yaşlanmış olan ve artık bir veliaht seçmesi zamanının geldiğini anlayan Çinli bir hükümdar vardı. Vezirlerinden veya çocuklarından birisini veliaht seçmek yerine, farklı bir şey yapmaya karar verdi bu hükümdar. Ülkesindeki bütün gençleri huzuruna çağırdı ve onlara şöyle seslendi:
“Artık tahttan çekilmemin ve yerime yeni bir hükümdar seçmemin vakti geldi. Hükümdar olarak içinizden birisini seçeceğim.”
Gençler bu sözleri şaşkınlıkla dinliyorlardı. Hükümdar devam etti:
“Bugün her birinize bir tohum vereceğim, sadece tek bir tohum! Ama bu çok özel bir tohum! Hepinizin evlerinize dönüp o tohumu ekmenizi, sulamanızı ve bir yıl sonra tohumdan çıkan bitkiyle geri gelmenizi istiyorum. O zaman bana getireceğiniz bitkiler hakkında hüküm verip benden sonra tahta geçecek hükümdarı seçeceğim.”
Saraya çağrılanlar arasında bir de Ling isimli genç vardı. Herkes gibi ona da bir tohum verildi. Ling, eve dönüp başından geçenleri heyecanla annesine anlattı. Annesi ona bir saksı ve biraz da toprak verdi. Ling, tohumu itinayla ekti, onu güneş ışığı görebileceği bir pencere kenarına koydu. Her gün saksıya su vererek bitkinin tohumun açıp açmadığını kontrol etti.
Üç hafta kadar sonra, Ling’in mahallesindeki gençlerden bazıları tohumlarının nasıl açtığını, bitkilerin nasıl büyümeye başladığını anlatmaya başladı. Ling bu sözleri duyduktan sonra her defasında eve gidip kendi tohumunu kontrol ediyordu. Gel gelelim, saksının içinde büyümüyor, hiçbir şey görünmüyordu. Haftalar birbirini kovaladı, ama değişen hiçbir şey olmadı.
Bu arada, Ling’in arkadaşları ballandıra ballandıra saksılarındaki çiçeklerden bahsediyordu hep. Ling’in ağzını ise bıçak açmıyordu, çünkü hakkında konuşacağı bir çiçeği yoktu. Elinde toprak dolu bir saksı vardı sadece. Artık başarısız olduğunu kabullenmeye başlamıştı.
Aradan altı ay geçti. Ling’in saksısında çiçekten eser yoktu hâlâ. Tohumunu çürüttüğüne kanaat getirmişti Ling. Başka herkesin kocaman çiçekleri, ya da ağaç fidanları olmuştu, ama onun koca bir saksısı, o kadar!
Nihayet bir yıllık süre tamamlandı ve ülkenin gençleri yetiştirdikleri bitkileri karar vermesi için hükümdarın huzuruna getirdiler. Ling, annesine boş bir saksıyı hükümdara götüremeyeceğini söylediyse de annesi saksıyı götürmesini ve dürüst davranmasını öğütledi. Ling’in sıkıntıdan karnı bile ağrıdı, ama annesinin haklı olduğunu bildiğinden sözünü tuttu. Böylece o da boş saksıyı saraya götürdü.
Saraya ulaştığında diğer gençlerin getirdiği çeşit çeşit bitkiler karşısında hayrete düştü. Hepsi de güzel renklerde, güzel biçimlerdeydi ve nefis kokular yayıyorlardı. Birbirlerine çiçeklerini nasıl böyle güzel yetiştirdiklerini ciddi ciddi anlatan diğer gençler, Ling’in elindeki boş saksıyı görünce kahkahalarla güldüler. Birkaçı da onun durumuna üzüldü ve omzuna dokunup:
“Boş ver, elinden geleni yapmışsın!” diye teselli etti.
Hükümdar gençlerin yanına geldi ve bitkileri inceledi. Bu sırada, Ling arkalara kaçıp gizlenmeye çalışıyordu. Hükümdar:
“Ne kadar da büyük ağaçlar ve çiçekler yetiştirmişsiniz öyle! Bugün içinizden birisi yeni hükümdar olarak tayin edilecek,” dedi.
Birden, imparator elinde boş saksıyı tutan Ling’i gördü. Hemen, muhafızlarına onu yanına getirmelerini emretti. Ling korkudan titremeye başladı ve kendi kendine: “Hükümdar başaramadığımı gördü, herhâlde beni öldürtecek!” diye düşünüyordu.
İmparator, yanına getirilen Ling’in ismini sordu, o da cevapladı. Diğer gençlerin hepsi gülmeye ve kendi aralarında Ling’le alay etmeye başladılar. Hükümdar bir el hareketiyle hepsini susturdu. Ling’i yanına aldı, sonra da kalabalığa ilan etti:
“Yeni imparatorunuzu selamlayın! Adı Ling!”
Ling kulaklarına inanamadı. Tohumundan tek bir filiz bile çıkmamışken nasıl imparator olabilirdi ki? Hükümdar konuşmasına devam etti:
“Bir yıl önce her birinize bir tohum verdim, onu ekip sulamanızı istedim ve bir yıl sonra da bana getirmenizi istedim. Ama sizlere verdiğim tohumların hepsi kaynatılmıştı ve dolayısıyla da filiz açmaları mümkün değildi. Ling hariç hepiniz bana çeşit çeşit ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdiniz. Tohumunuzun büyümediğini görünce, size verdiğim tohumun yerine başka bir tohum ektiniz. İçinizden sadece Ling, kendisine verdiğim tohumun olduğu saksıyı bana getirme cesaretini ve dürüstlüğünü gösterebildi. Bu yüzden, yeni imparatorunuz o olacak!”

Dürüst; özünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan, doğru kimse demektir. “Doğru” ise; gerçek, hakikat, yalan olmayan, yanlışsız, eksiksiz bir biçimde demektir (TDK, 2012).
Doğruluk kavramıyla bu denli iç içe geçen dürüstlük değerinin, doğruluğun bir ifadesi ve göstergesi olduğunu söylemek bu nedenle mümkündür. Yani doğru işler yapan birinin aynı zamanda dürüst de olduğu düşünülebilir.

Çocuklar neden dürüstlükten ayrılır?

Özgüven eksikliği: Çocuklar başkaları tarafından takdir görmek ve kendilerine değer verilmesi için dürüstlükten ayrılabilirler.

Çocuk, hayallerini gerçekmiş gibi söyleyebilir. Özellikle 5-6 yaşına kadar çocuklar hayalle gerçeği ayırt edemeyebilirler. “Hayalini mi ifade ediyor, yoksa yalan mı söylüyor…” ebeveyn ilk olarak bunu tespite çalışmalıdır.
Gözle görülen bir gerçeği çocuklarından da duymak için zorlayan ailelerdeki çocuklarda dürüstlükten ayrılma gözlemlenebilir.

Beğenilmeyen ve yaptıkları çok eleştiri alan çocuklarda yalana meyil artar.

Çevrenin çocuktan yüksek beklentilere girmesi de çocuğu doğruluktan ayrılmaya teşvik edebilir. Örneğin; yarışmada kendisinden birincilik bekleyen büyüklerine, dereceye giremeyince, “Okuldaki şiir okuma yarışması iptal edildi.” diyerek tenkit edilmekten kurtulmaya çalışabilir.

Ailede, çevrede, bir arkadaşının ya da büyüğünün doğru söylemediğini görmesi, çocuğun bu davranışı örnek almasına sebep olabilir.

Çocuğun stresli bir ortamda olması dürüst olmasını engelleyebilir. Yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi, çocuğun ebeveynleri ile iletişiminde anlaşılmaması veya ailede, çocuğun içinde bulunduğu döneme yönelik gergin bir ortamın olması gibi durumlarda çocuklarda dürüstlükten ayrılmalar gözlemlenebilir.

Cezadan kaçmak ve sorumluluktan kurtulmak için çocuk doğruluktan ayrılabilir. Örneğin; yaşının üstünde beklentilere girilmesi durumunda görevini yerine getiremeyince çocuk doğruluktan ayrılarak kurtuluş çareleri bulmaya çalışabilir.

Çocuğun dürüst davranmadığı anlaşıldığında ne yapılmalı?

• Çocuğa “Doğruyu söylersen kızmayacağım” denildiği hâlde, doğruyu söylediğinde çocuk azarlanıyorsa, dürüst olma cesaretini kaybedebilir.
• Çocuğun yaşamında her şeyin iyi gittiğinden emin olunmalıdır.
• Çocuğa başarabileceği sorumluluklar verilmelidir.
• Çocuğa baskı uygulayarak doğruyu söyletmeye çalışılmamalıdır.
• Çocuğun dürüst olmadığı bilindiği hâlde, bir şey yok gibi de davranılmamalıdır. Çocuğun dürüst olmadığı fark edildiğinde suçlama, aşağılama, yargılama yerine çocukla empati kurularak iletişime geçilmeli ve çocuk incitilmemelidir.
• Çocuğun zor bir durumda, dürüstlükten ayrılmadığı zamanlarda çocuk takdir edilerek davranış ödüllendirilmelidir.
• Dürüstlük hakkında konuşulmak için sakin ortamlar tercih edilmelidir.
• Çocuğa karşı dürüst davranışlar sergilenerek model olunmalıdır.
• Çocuklar 2-6 yaş arası dönemde bir yalan söyleyip daha sonra “Şaka yaptım!” diyebilirler. Şaka ile yalanı karıştırabilir. Bu durumda; şaka ile yalan arasındaki fark hakkında çocuk bilgilendirilmelidir.
• Dürüstlük çocuklara sadece iyi şeyler söylemek değildir. Gerektiği zaman ebeveynler, çocuklarını doğru davranışın takdir edilmesi gibi yanlış davranışın da düzeltilmesi hususunda bilgi aktarılmalıdır.
• Çocuğa; dürüst olunmadığında, hiçbir koşulda bu hataya tolerans gösterilmeyeceği tüm açıklığıyla ifade edilmelidir.
• Evde çocuğa dürüstlüğü öğretme amacıyla dürüstlük hakkında hikâyeler anlatmak çocuğun bu değerin önemini anlamasına yardımcı olacaktır.
• Çocuğunuza karşı aşırı yumuşak ya da aşırı sert olmayın. Çocuğunuz size gerçeği söylediğinde, ona aşırı tepki vermeniz çocuğunuzun korkmasına neden olacaktır.
• Çocuğunuzu dürüst davranmadığı için yargılamayın. Bunun yerine, “Acaba, bana anlatman gereken ama unuttuğun bir şeyler olabilir mi?”, “Biraz düşünmen daha rahat hatırlamanı sağlayacaktır.” vb. ifadeler tercih edilebilir.
• Çocuğunuzu dürüstlükten uzak davranışlar sergilediği hâlde onu korumanız çocuğunuzun bu davranışını onayladığınız anlamına gelir bu tür davranışlardan kaçınılmalıdır.
• İhtiyaç duymanız hâlinde, bu problemi çözmek için “Rehberlik Servisi” veya “Rehberlik ve Araştırma Merkezi”nden destek almaktan çekinmeyin.

ÇOCUK VE SAYGI

Saygılı olmak iyi bir insanın taşıması gereken temel özelliklerden birisidir. Saygı, insanın kendi kişiliği ile başkalarının kişiliğinin arasındaki sınırı bilip, o sınırı aşmaması, kendi aleyhine dahi olsa başkasının hakkına, hukukuna özen göstermesidir.
Çocuğa saygı kavramı, çocuğun isteklerini, yeteneklerini, ilgi alanlarını anlayıp destek vermek, yetersiz kalıp altından tek başına kalkamadığı hususları keşfedip onları imkânlar doğrultusunda desteklemek, her anlamdaki “sınırlarını” anlamak, değerlendirebilmek, sevk ve idare edebilmek gibi kavramları içerir. Bu durum, asla “çocuğun her istediğini yapmak” anlamını içermez. Çocuğa saygı kavramı, genel olarak “yargılamadan dinlemek ve anlamak, makul ve mantıklı sınırlar içinde bunları çözmesini desteklemek” şeklinde de özetlenebilir.

Saygılı çocuklar yetiştirmek için anne-babalar neler yapmalı?
• Çocuktan bir şey isterken “Lütfen”, “Teşekkür ederim”, “Sağ ol…” gibi ifadeler kullanın.
• Çocukların olumlu davranışlarına odaklanın.
• Onları eleştirip, yargılayıp, yorumlayarak kendilerini değersiz, yetersiz, başarısız hissettirmeyin.
• Sosyal ortam içinde, arkadaşının yanında veya bir toplulukta küçük düşürücü, alaycı, aşağılayıcı tavır ve imalarda bulunmayın.
• Selamlaşma, misafir ağırlama, tartışma durumlarında doğru model olun.
• Hata yaptığınızda özür dileyebilin.
• Mevsime uygun giyinme konusunda karışabilirsiniz, ancak giyim şekli ve tercihlerine saygı duyun.
• Tuvalet, banyo ve giyinme sırasındaki özel alanlarına saygı gösterin.
• Başkalarının arkasından olumsuz yorum ve konuşmalar yapmayın.
• Onları gözlerine bakarak dinleyin, sözlerini kesmeyin, söz hakkı verin.
• Düşünce ve fikirlerini değerlendirin, övün, takdir edin, sohbet ortamlarına sokun, anlattıklarını memnuniyet ve ciddiyetle dinleyin.
• Sırlarını tutun.
• Her şeyine karışmayın, baskıyla isteklerinizi kabul ettirmeyin.
• Onlara yetişkin gibi davranın ama onlardan tam da yetişkin gibi davranmasını beklemeyin ki güçlü, huzurlu, özgüvenli olsunlar.
• Yapabilme güçlerini “Sen bu işi başarırsın, sana inanıyorum” yaklaşımı ile destekleyin.
• “Bebeğim”, “O daha küçük canım” gibi yaşının altına itecek ifadelerde bulunmayın.

Unutmayın ki çocuğunuza saygı göstermeniz çocuğunuzun da size saygı göstermesini sağlar. Çocuğunuz almadığı bir şeyi size veremez.

ÇOCUK VE SEVGİ

Bir kadın, evinden dışarı çıkar ve uzun, beyaz sakallı üç tane yaşlı adamın evinin önünde oturduklarını görür. Onları tanımaz fakat:
“Ben sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız. Lütfen içeriye gelin ve bir şeyler yiyin,” der.
“Evin erkeği içerde mi?” diye sorar adamlar.
“Hayır!” der kadın. “O dışarıda.”
“Öyleyse içeri gelemeyiz,” diye cevap verirler.
Akşam olup kadının kocası eve geldiğinde, kadın başından geçenleri kocasına anlatır.
“Git onlara söyle ben evdeyim içeri gelebilirler,” der.
Kadın dışarı çıkar ve onları içeri davet eder.
“Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz,” der yaşlı adamlar.
Kadın öğrenmek ister:
“Niye giremezsiniz?”
Yaşlı adamlardan bir tanesi açıklar:
“Onun adı ZENGİN,” der bir arkadaşını gösterir, bir diğerini işaret eder. “O BAŞARI, ben ise SEVGİ.” Sonra ekler:
“Şimdi içeri gir ve kocanla konuş, hangimizi evinizde istersiniz?”
Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyunca neşelenir.
“Ne güzel!” der, “Madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun.”
Karısı itiraz eder:
“Canım, niçin Başarı’yı çağırmıyoruz?”
Bu sırada konuştuklarını evin diğer köşesinde bulunan gelinleri duyar. Zıplayarak gelir ve kendi fikrini söyler:
“Sevgiyi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!”
“Gelinimizin önerisini dikkate alalım; der adam karısına. Dışarı çık ve Sevgi’yi bizim misafirimiz olması için davet et.
Kadın dışarı çıkar ve üç yaşlı adama sorar:
“Hanginiz Sevgi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol.”
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler. Kadın şaşırmış bir şekilde Zengin ve Başarı’ya sorar:
“Ben sadece Sevgi’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?”
Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:
“Eğer Zengin’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı, ama sen Sevgi’yi davet ettin. O nereye giderse biz de oraya gideriz. Nerede Sevgi var ise orada Başarı ve Zengin’lik de vardır.

Çocuk eğitiminde sevginin yeri ve önemi çok büyüktür. Çocuğun anne-babadan aldığı iki şey vardır: Sevgi ve Eğitim. Sevgi; kabullenme, koruma ve sevecenlik gibi bütün olumlu duyguları içerir. Eğitim ise öğretilen her şeyi, verilen bilgileri, becerileri, yasakları, kuralları, inançları, değer yargılarını, görgü kurallarını ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri kapsar.
Eğitiminde en önemli unsur sevgidir. Eğitim, sevgi ile başlar. Sevgisiz eğitim düşünülemez. Hatta sevgisiz hiçbir şey olmaz. Çünkü yüreğine giremediğimiz hiçbir bireyin, beynine de giremeyiz. Bireyi yetiştirmek, onun beynine girebilmek için, önce onun yüreğine girmek gerekir. Bu da ancak sevgi ile mümkün olur. Çünkü eğitimde sevgi başarının özüdür. Çocuğa verilen sevgi onun dengeli gelişmesini sağlar. Küçük yaşta verilen sevgi onun dengeli gelişmesinin yanı sıra bir zaman sonra büyüdüğünde başkalarına sevme karakterini kazanmış olarak karşımıza çıkar.

Sevgi verilen çocukta güven duygusu artar, çevreye uyum sağlamada zorlanmaz ve sosyalleşir. Çocuk sevdiği kimsenin ya da kendisi ile ilgilenen kimsenin, güvenini yitirmemek için; onun hoşuna gidecek davranışlarda bulunur, kendini sürekli yeniler ve onu örnek alır.

Eğitim bir sevgi işidir, istekle ve özveriyle yapılır. Hele muhatap çocuklar ise sevgi kullanılacak tek unsurdur, en güçlü etmendir.

Çocuk yürekleri sevgiyle sarıp sarmalanırsa eğitimde başarı şansı giderek artar. Korku ve nefret ise kırılgan ve naif olan çocuk yüreklerini derinden yaralayacağı gibi çocukların yeteneklerini sınırlayan, körelten ve onların dünyalarını karartan da bir davranış biçimidir. Aynı zamanda çocuğun kişiliksiz olmasında da en önemli etkendir. Özellikle de eğitimin, çocukların yeteneklerini geliştirme, onları bilinçlendirme, planlı ve programlı bir yaşama alıştırma faaliyeti olduğu dikkate alındığında, korku ve nefretin, eğitimin önündeki en zararlı etkenler olduğu görülür.

Çocukların fiziksel gereksinimleri noktasında aile bireylerinin yeme, içme, giyinme ve barınma gibi hususlarda özveride bulunarak bunlarla çocuğa karşı görevlerinin bittiği düşüncesine kapılmaları ya da ebeveynlik görevlerini bu şekilde sınırlamaları son derece yanıltıcı bir davranış biçimidir. Çocuğun fizikî gelişiminin sağlıklı bir süreç izlemesi için barınma, beslenme gibi davranış ve faaliyetler elbette önemlidir. Ne var ki anne ve babalık görevini yalnızca fizikî faaliyetlerle sınırlamak, çocuk açısından olumsuzlukları da beraberinde getiren bir faktördür. Çünkü bu tür hareket tarzı, eğitimde en önemli unsur olan ruhsal ve zihinsel boyutun tamamıyla ihmal edilmesi anlamına gelir.
Çocuğun sağlıklı bir biçimde yetişmesinde, bu yüzden sevgi son derece işlevsel bir unsurdur. Bu nedenle çocuk eğitiminde sevgi öne çıkarılıp eğitim onun üzerine inşa edilebilirse eğitim sağlıklı bir zemine kavuşabilir.

Sevgi, birçok anne ve baba tarafından farklı yorumlanır. Kimine göre çocuğu sevmek, öpmek demektir. Kimine göre de kucaklamaktır. Oysa sevmek, çocukla bütünleşmek, onunla bazı etkinliklerde beraber olmak ve bir birey olarak onun gerçeklerini anlamaya çalışmaktır.

Çocuklar sevgi ortamını yakalayamadıkları takdirde uyumsuz hareketler içinde olurlar. Sevgi adına elde edemediklerini başka yollarla elde etmeye çalışırlar. Sevgisiz yaşayan çocuklar ise güvensiz, uyumsuz, saldırgan ve şefkatsiz olurlar.
Diğer taraftan, çocuğa gösterilecek ilgi ve alâkanın, sevgi ve şefkatin sınırlarının da iyi belirlenmesi, dengede tutulması gerekmektedir. Sevgi konusu fazlasıyla abartıldığında, aşırı tutumlar sergilendiğinde, bu durumun da çocuğu başarısız kılacak etkenler arasında olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Ölçüsüz sevginin çocuğu şımarıklık, sorumsuzluk ve boş vermişlik gibi birtakım yanlış durum alışlara sürüklediği bilinen ve sıkça gözlenen bir husustur. Hem de çeşitli başarısızlıkları beraberinde getirir.

Sonuç olarak sevgi, çocuğun gelişim ve eğitimi için gerekli su ve yiyecektir. Bu su ve yiyecek, zamanında yeteri kadar verilmediği takdirde, çeşitli sosyal ve duygusal nitelikte yaralar açabilir. Açılan bu yaraların yıllar sonra onarılması mümkün olmadığı gibi, çocukluk yıllarında duygusal besiyi yeterince alamamış kişinin büyüttüğü çocukta da benzer yaraların açılabilme ansızlığı vardır. Sözün özü, sevgi eğitim için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Çocuğunuzun sevgi dolu bir ortamda büyümesi için:

• Çocuğunuzun yanında asla kavga etmeyin.
• Çocuğunuzla onun dünyasını paylaşın, onun kaygılarını anlamaya çalışın.
• Çocuğunuzla konuşmak ve sohbet etmek için özel zaman ayırın.
• Birbirinize kızdığınızda eşinizi çocuğunuza şikâyet etmeyin.
• Çocuğa sevgi göstermekle, onun her istediğini yerine getirmeyi, şımartmayı birbirinden ayırın.
• Yaptığı yanlışlardan dolayı, çocuğunuzu her seferinde cezalandıracağınıza, ona doğruyu, yanlışı ve hatalı davranışların sonuçlarını onun anlayabileceği bir dille anlatın.
• Çocuğunuza bol bol dokunun ve sarılın.
• Konuşurken tamamen onu dinleyin ve samimi konuşun.
• Hata yaptığınızda ondan gecikmeden özür dileyin ve de iyiliği karşısında teşekkür etmeyi unutmayın.
• Hayatınızın her aşamasında onu da düşünün, kişiliğine önem verin, duygularını anlamaya çalışın.
• Yarınlar için birlikte plan yapın, hayal ve düşüncelerinizi onunla paylaşın.
• Onun üzüntülerini ve dertlerini dinleyin, size tamamen güvenmesini sağlayın.
• Başarılarını takdir edin, yanında olduğunuzu hissettirin.
• Yaptıkları hakkında tahminde bulunmak yerine onunla iletişim kurun.

 

EĞİTİMİN YAŞI YOKTUR!

Bir gün bir adam bir Pedagoga şöyle bir soru sorar:
“Çocuğumun eğitimine kaç yaşında başlamalıyım?”
Pedagog:
“Çocuğunuz kaç yaşında?” diye sorar.
Adam:
“Bir yaşında,” der.
Pedagogun cevabı çok çarpıcı olur:
“Bir sene geç kalmışsın dostum!” der.

Çocuk yetiştirmek bir sanattır. Hem de dünyanın en zor, en yorucu fakat en güzel ve en keyif verici sanatıdır. Fakat şu iyi bilinmelidir ki çocuk yetiştirmekle, çocuk büyütmek arasında çok fark vardır. İkisi de aynı şey değildir, tıpkı bakmakla görmenin aynı şey olmadığı gibi. Biraz daha açıklayacak olursak, her bakan görecek diye bir şey yoktur ama görme eylemini gerçekleştirmek için mutlaka bakmak gerekir, ayrıca herkes aynı şeye bakabilir ama aynı şeyi göremez. Aradaki “ince detay” farkıdır.

Çocuğu yedirmek, içirmek, giydirmek, gezdirmek ise onu sadece büyütmektir. Çocuk yetiştirmek öyle göründüğü gibi kolay bir iş değildir. Tam tersine, çocuk yetiştirmek sevgi, bilgi, anlayış, sabır, hoşgörü ve sorumluluk gerektiren bir iştir. Bu işi yapmak içinde gerekli donanıma sahip olmak gerekmektedir. Aksi hâlde yapılan iş verimli olmaz.

Hiç kimse çocuğunu hayalindeki gibi dört dörtlük yetiştiremez. Çünkü dünyaya gözlerini açan her çocuğun doğuştan ve genetik olarak alınan özellikler olmasına karşın her çocuğun ayrı bir fiziksel yapısı, kişilik özelliği, psikososyal özellikleri, anlayışı, duygusal yapısı, zekâ kapasitesi ve ruhsal gelişimi bulunmaktadır. Bütün bu özellikler, aile ortamı, okul ve devamlı değişen çevre şartları ile etkileşince ortaya birçok yönü ile anne babadan farklı bir biyopsikososyal yapı ortaya çıkmaktadır. Önemli olan çocuğunuzun iyi bir eğitimi için elinizden gelenin en iyisini yapmanızdır. Çünkü yapılan araştırmalarda başarılı çocukların genelde eğitimli, kültürlü, ilgili, huzurlu ailelerden çıktığı, başarısız ve problemli çocukların ise; parçalanmış, problemli, ilgisiz, kültürsüz aile ortamlarından çıktığı görülmüştür.

Sonuç olarak; çocuğunuzun yaşamını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmesi, özgüveni yüksek bir birey olabilmesi, dış dünyaya açılabilmek için gereksinim duyduğu deneyimleri kazanabilmesi ve insan ilişkilerini kurma becerisine sahip olabilmesi için siz anne ve babalarına ihtiyaçları olduğunu unutmayalım. Daha sağlıklı, mutlu ve başarılı insan yetiştirmemiz, huzurlu ve mutlu bir aile ortamını sağlamamızla mümkün olacaktır.
Bu çalışmanın hedefi tüm anne ve babaların, çocuklarını daha iyi anlamalarını, tanımalarını ve onlarla sağlıklı ilişkiler kurabilmelerini sağlamaktır. Umarım bu kitap tüm anne ve babalara yararlı olur.

 

EĞİTİMİN ANLAMI VE ÖNEMİ

EĞİTİMİN ANLAMI

Eğitim; en basit anlamıyla davranışları değiştirme sanatıdır. Yani bireyde istendik davranışların yerleşmesi, olumsuz davranışların sonlandırılması amacıyla sürdürülen sistematik bir programdır.
Çağdaş bilimsel anlayışa göre eğitim; bireyin bedensel, duygusal, düşünsel ve sosyal yeteneklerinin kendisi ve toplumu için en uygun şekilde gelişmesi oluşumudur. Kısacası bireyin her yönüyle bir bütün olarak kendisi ve toplumu için en uygun düzeyde geliştirilmesi sürecidir. Bir Çin Atasözü eğitimin önemini doğru bir biçimde tespit etmektedir:

• Eğer bir yıl ötesi için planlıyorsanız hububat ekin,
• Eğer on yıl ötesi için planlıyorsanız, ağaç dikin,
• Eğer bin yıl ötesi için planlıyorsanız, insanlar ekin, işte eğitim insan vasıtasıyladır ki insanlar ekilir ve asırlar inşa edilir.

Çoğu kişiler eğitimin yalnız okul hayatına özgü olduğunu düşünürler. Oysa, gerçek eğitimin büyük kısmı okul hayatının dışında kazanılır. Yemekten giyinmeye, yürümeden konuşmaya, dinî inançlarından toplum sevgisine kadar, eğitimin çoğu okul hayatının dışında kazanılır. Eğitim doğumla başlar, türlü biçimler altında, ölünceye kadar sürer.
Bir atasözü vardır. “Eğitim sadece doğruları söylemek değil bizzat doğruları yapmaktır.” Eğitim yalnız birçok şeyleri öğrenmek demekte değildir. Asıl önemli olan, herhangi bir gerçeği öğrenmekle birlikte bunun nedenini de anlamaktır. Örneğin, eğitimsiz bir kimse, yalan söylemenin ahlâksızlık olduğunu bilir fakat sınavda kopya çekmenin ahlâksızlık olduğunu bilmeyebilir. Oysa, yeteri kadar eğitim görmüş bir kimse, kopya çekmenin de yalan söylemek kadar ahlâksızlık olduğunu düşünür; çünkü kopya çekmenin kötü bir davranış olduğunu, insanı tembelliğe sürüklediğini ve bir başkasının hakkını gasp ettiğini bilir ve böylece olayın nedenini öğrenmiş olur. Bunu, karşılaştığı her yeni duruma kendiliğinden uygulayabilir, herhangi bir davranışın ahlâk kurallarına uygun olup olmadığını kestirebilir. Eğitimsiz yani câhil insan ise bunu yapamaz.
İşte, bunun gibi, öğrenilecek pek çok şey vardır. Bunların bir kısmı ailede, bir kısmı okulda ve bir kısmıda çevrede öğrenilir.

EĞİTİMİN AMACI VE ÖNEMİ

Almanya’da bir Lise Müdürü, her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş.
“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar…
Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur:

• Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın!
• Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin.
• Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

Lise Müdürünün her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine gönderdiği mektup eğitim ve öğretimin önemini çok iyi bir şekilde anlatmaktadır.
Eğitimin ilk hedefi “çağdaş insan” yaratmak olmalıdır. Çağdaş insan yetiştirmek ancak ve ancak çağdaş eğitim ile mümkündür.
Çağdaş eğitimin genel amacı; bedence, ruhça sağlıklı, topluma etkin şekilde uyabilen insanlar yetiştirmektir. Diğer bir deyişle toplumsal, çevresel koşullara sorgulamadan aynen uymak ve sürdürmek (edilgen uyum) yerine toplumu ileri götürebilecek, geliştirebilecek değişimleri de sağlayabilecek (etken uyum) bireyler yetiştirmektir. Bu genel amacı çözümlediğimizde çağdaş eğitimin amacının özet olarak, bireyin “kendisi için” ve “toplumu için” yetiştirmek olduğu görülmektedir.
Bireyi kendisi için yetiştirmek:
Eğitimde amaç bireyin önce “kendisi için” yararlı ve gerekli donanımları kazanmasını sağlamaktır. Eğitim bunu gerçekleştirmek için şu alt amaçlara ulaşmaya çalışır.
• Bireyi bir meslek sahibi yapmak,
• Toplumsal uyumu sağlamak,
• Kendisini geliştirme olanakları sağlamak.
Bireyi toplum için yetiştirmek:
• Toplumun düzenini ve sürekliliğini sağlayacak iyi bir insan, iyi bir vatandaş olarak yetişmesini sağlamak,
• Toplumun ekonomik yaşamı için nitelikli insan gücünü sağlamak,
• Bireye iş yaşamında esnek gelişmeye açık, yaratıcı ve verimli olabilecek davranışlar kazandırmak.

Özetle çağdaş eğitimin amacı:
• Bireyin ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına, hukuka, demokrasiye, lâikliğe karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş bireyler olarak yetiştirmek.
• Beden, zihin, ahlâk, ruh ve duygu bakımından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek.
• İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak.

Bireysel ve toplumsal gelişimin olmazsa olmazı olan eğitim, neşter bıçağı gibidir. Neşter bıçağı genel olarak tıbbi amaçla (cerrahi de) ve kimi zaman çeşitli sanat ve zanaatlerde kesim yapmak için kullanılanılır. Bu bıçak ameliyathanedeki bir doktorun elinde can kurtarır. Bir de aklı yerinde olmayan bir câhilin elinde ise can alır.
Eğitimde böyledir. Yanlış ellerde, yanlış amaçlara yöneldiğinde, yanlış sonuçlar doğurabiliyor. Bu yüzden, eğitim konuları belli amaçlara göre ayarlanmazsa, yapılan iş gelişigüzel olur, istenen sonuç alınmaz.

 

Çocuk ve Eğitim

Dünyanın en zor ama en keyifli işidir, çocuk büyütmek ve yetiştirmek. Gelecekte uyumlu ve başarılı çocuklar yetiştirmek her anne ve babanın en büyük hâyâlidir. Fakat bu işi yapmak o kadar kolay değildir. Bunun için bilgi, sabır ve sorumluluk sahibi olmak gerekir. Örneğin, pazardan satın alınan bir tohumun, meyveye durması için toprağın hazırlanması, tohumun ekilmesi ve ondan sonra fidanın çimlenmesi beklendiği ve daha sonra fidanın bakımı, sulaması, gübrelemesi yapılıp yıllar sonra ağacın meyve vermesi gibi, çocuğu yetiştirmek de emek ister.
Şunu iyi bilmek gerekir ki, çocuk yetiştirmekle, çocuk büyütmek arasında çok fark vardır. İkisi de aynı şey değildir. Çocuğu yedirip içirmek, giydirip gezdirmek onu sadece büyütmektir. Çocuk yetiştirmek ise tıpkı fidan yetiştirmek gibi bilgi, sabır ve sorumluluk gerektiren bir iştir. Aksi halde çocuk yetiştirirken çocukta hemen bir şeylerin değişmesini beklemek, bugün ekilen tohumdan yarın meyve yemeyi beklemek gibi sadece boş bir hâyâldir.
Yine bir örnek daha vermek gerekirse, elimize hiç yazılıp, çizilmemiş beyaz bir kağıt ve bir de kalem alalım. Kağıda bir şeyler yazıp çizelim ve sonra yazıp çizdiğimizi silelim. Sonuç; kağıt eskisi gibi temiz değildir ve hâlâ silinti izleri görünmektedir. Çocukların beyinleri de bembeyaz kağıt gibi tertemizdir. Ne yazarsak o kalır. Tekrar silmek istediğimizde ise silinmez ve izi kalır. Yani çocuk yetiştirirken çok ama çok dikkatli olunmalıdır. Yapılan herhangi bir davranış ya da ağızdan çıkan herhangi bir söz çocuğun bedensel ve zihinsel gelişimini kötü yönde etkiliyebilir.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, çocuk eğitimi çok hassas bir konudur. Çocuğun gerek kişiliğinin gelişimi, gerekse ruh ve beden sağlığı açısından ailenin önemi ve sorumlulukları son derece önemlidir. Çünkü, bugünkü çocuklar yarın büyüyecekler ve biz onlara geleceği emanet edeceğiz. Ailede ve okulda verilen eğitim sayesinde çocukların şahsiyeti ve karakteri şekillenecektir. Bizim onlara karşı her davranış şeklimiz, onların ruh dünyasını olumlu ya da olumsuz olarak etkileyecektir. Bu yüzden çocuklarımıza davranırken daha hassas olmalıyız.
Barış, sevgi dolu bir dünya kurmak istiyorsak, çocuğun kalbine sevgiyi, şefkati, merhameti yerleştirmek zorundayız. Bu da ancak çağdaş eğitimle mümkün olur. Kalbinde sevgi, şefkat ve merhamet olan insanlardan hiç kimseye zarar gelmez, aksine bu duygularla yetişen çocuklar, hem kendilerine ve ailelerine, hem de halkına ve dünyaya faydalı olan insanlar olurlar.

Mustafa Birgin

 

çocuklar ve kitaplar

Sevgili güzel insanlar,
Öncelikle hepinize sevgiler sunuyorum.
Sizlere çocukların ve kitapların hayatımızdaki yeri ve önemini kısaca anlatmaya çalışacağım.
Dünyada iki şeyi çok severim. Birincisi çocuklar, ikincisi de kitaplardır. Çocuklar bizim bugünümüz, yarınımız daha açıkçası ileride bizlerin yerini alacak olan büyüklerimizdir. Onlar en büyük eserimizdir. Onları yarına hazırlamak, hepimizin kutsal görevidir. Bu görevimizi eksiksiz yerine getirmek zorundayız. Çünkü yarınlar onların olacaktır.

Kitaplar ise bizleri güneş gibi ısıtıp aydınlatan çok değerli yapıtlardır. Yemek, içmek nasıl bedenimizin ihtiyacı ise, okumakta ruhumuzun vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Sıkıntımızı unutmak; hayatımızı, ruhumuzu, kafamızı, düşüncelerimizi ve fikirlerimizi aydınlatmak için mutlaka okumaya ihtiyacımız vardır.
Kitap, hiç şüphesiz fertlerin ve milletlerin hayatını değiştiren, yenileştiren ve ilerlemelerini sağlayan en önemli vasıtalardan biridir. Bizi maddi manevi yönden üstün kılan bilgiler, kitap sayfaları arasındadır. İyi kitap, insan da olumlu ilgilerin uyanıp gelişmesine yardım eder.
Hayatımın yarısı okumakla, yazmakla ve çocuklarla iletişim içinde geçti ve de gçiyor. Çocuklardan çok şey öğrendim. Doğru bildiğim birçok yanlışları çocukların sayesinde farkedebildim. Onlar benim hayatta gerçek öğretmenlerim oldu. Her zaman diyorum; “Keşke bu güzel dünyamızı çocuklar yönetseler!” Çünkü hepsinin tertemiz vicdanları vardır.Ne zaman bir araya gelseler, hemen kaynaşıp oynamaya ve paylaşmaya başlarlar. Kendi aralarında hemen yeni bir dünya kurarlar. Ne kavga, ne sömürü, ne sınıf ayrımı, ne de din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ayrımı yaparlar. Böyle bir utanç onlarda görülmez.Kısacası çocuklar ve kitaplar bizim en iyi rehberlerimiz yani öğretmenlerimizdir. Her ikisininde değerini çok iyi bilmeliyiz.
Eğer çocuklara ve kitaplara değer vermezsek yarınlara da umutla bakmamız mümkün değildir.Hepinize sağlıklı ve mutlu yaşamlar dileğimle.
Mustafa Birgin
Pedagog – Yazar